Kuşadası Bugün
Çok Bulutlu
En Yüksek : 15°C
En Düşük : 9°C
Kuşadası Haberleri

EMRAH TUNCER

Bana unuttuğun şeyi söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.”

Marc Agué’

***

 

Yere düşen yağmur damlasının akıbetini hepimiz biliyoruz. Toprağa düşer, yer altına sızar ya da yüzeysel akışla denize, göle ulaşır. Sonra ısınan hava ile yükselip tekrardan gökyüzüne ulaşır. Geldiği ilk bulut olmasa da başka bir buluta geri döner, tekrar yağmur olur ve yeryüzüne gelir. Yerçekimiyle inatlaşmanın naçar bir çaba olduğunu, milyonlarca yağmur damlası bilir yani. Öylece bırakır kendini düşeceği yere. Damlaların düşüşü bile yaşamın sıradanlığı içinde bambaşka bir boyut oluşturur, düşündürtür. Düşen her damla etrafa saçılır, duvara sıçrar, kafamıza düşer…

 

Ya yüksekten yere düşen/atlayan insanlar… parasını alamadığı için vincin üzerine çıkıp atlayan, ayrıldığı sevgilisine duyduğu özlemi kaldıramayıp 6 katlı iş hanının çatısından atlayan, bunalıma giren ve 7. kattan seyir halindeki araçların olduğu yola atlayan, ihanete uğrayıp inşaat halindeki 8 katlı binanın terasından atlayan, hatta gelenin içi açılsın da atlamasın diye bir ara maviye boyanan boğaz köprüsüne ısrarla gelip oradan atlayan insanlar… Onlar da yerçekimiyle inatlaşmanın naçar bir çaba olduğunu, milyonlarca yağmur damlası gibi bilir. Öylece bırakırlar kendilerini düşecekleri yere. Düşen her insan havada sallanır, döner, akciğerlerine hava dolar. Zeminin uyguladığı kuvvet ile iç organları parçalanır ve düştüğü yerde/ suda ses çıkartır...

 

“Her intihar salgını altında bir ekonomik ya da siyasal bunalım yatar” diyen ve daha sosyolojik bakan Durkheim haklı mı? Adına 18. YY’dan sonra “intihar” denilen o büyülü eylem, bugüne kadar farklı aşamalardan geçti. Kimi zaman kahramanlığın ve cesaretin sembolü, kimi zaman utanç verici aşağılık bir hareket, kimi zaman da tutkulu eğlencelerin doruk noktası oldu. Filipinler’de deniz üzerinde yaşayan Badjaola’lar yaşamayı uğursuzluk sayarlar örneğin. Bazı Afrika yerlilerinde savaşçılar ve köleler , kralları öldüğü zaman cennette onunla yaşamak için kendilerini öldürür, bir Hint geleneğinde kocası ölen kadın kendisini kocasıyla birlikte yakar ve eskiden Danimarkalı savaşçılar yaşlılık nedeniyle yatakta ölmeyi utanç verici ve “yüzkarası” buldukları için bu durumdan kurtulmak için intihar ederlermiş. Markis adasında yaşayan Eskimolar, tanrı katındaki mutluluğa ulaşmanın tek yolunun intihar etmek olduğuna inanıp genç yaşta intihar eder. Eski Roma’da ağrı, hastalık, onur kırıcı olaylar sonucu intihar edenler saygıyla anılır, ancak geçerli bir nedeni olmadan intihar edenlerin anısı lanetlenir, ailesi suçlanır ve mal varlığına el konulurmuş. Kısacası hayatla mücadeleden kaçışın adı mı, yoksa tek kurtuluş yolu mu?, kumar mı intihar, yoksa yaşamak mı? Anlamak zor. İç ve dış dünyan uyuşmadığında, yalnızlığı sindiremediğinde, bunalımın çoğaldığında oluşan bir yönelim belki de… Bilmiyorum.

 

İntihar ederek nelerden vazgeçmiyor ki insanlar? Bir meyveden, bir çocuktan, bir abladan… En çok da O’nun hatrına izlenen durgun sudan. “kulağımda saatin hüzünlü tiktakları,/ karşımda ise beni parçalayan bir resim” diyen ve hastanenin 5. katından atlayarak intihar eden 29 yaşındaki İlhami Çiçek; “Çekildi yaşanan hıçkırıklara, yaşanmayan düş kırıntılarımızla boğulduğumuz odaya. Düştü saat duvardan, telefon diye çevirdim yelkovanı: İmdat. Akrep soktu kendini. Çan sesleri, ezan sesleri, martı sesi, çatılarda kaldı gecenin gizi. Unuttum mektubun içinde boğulduğumu. Elveda.” diyen ve 22 yaşında Kadıköy’de kaldığı otelin balkonundan kendini atarak intihar eden Kaan İnce, “Benden sizden biri yaratmayı nasıl başardınız/ yaşamak istemem artık aranızda” diyerek müzik dolu hayatını taşıyan bedenini boğazın karanlık sularına atarak hayatına son vermiş, ününün doruğuna az kalmışken intihar eden 31 yaşındaki müzisyen Yavuz Çetin. Ve daha niceleri… Gözaltlarına hücum etmiş morlukların ve bakışlarının buğusuyla gülümsüyorlar mıdır gittikleri yerden bilinmez ama ya intihar edip te kurtulanlar… Hafif sıyrıklarla, derin hasarla atlatanlar… Onlar ne yapıyorlar? Nasıl yaşıyorlar? Ne düşünüyorlar?

 

Burhan Sönmez, gerçekleri aynanın derinliklerinde bulmaya çalışan bir gencin, bir müzisyenin/blues sevdalısının hikâyesini anlattığı “Labirent” kitabında tam da ölümden dönen ve hafızasını yitiren böyle birine odaklanıyor. Roman başta Yavuz Çetin’in’in hikâyesini andırıyor. Yavuz Çetin’in “Labirent” adında bir albümünün olması da bu düşünceyi güçlendiriyor. Sonrasında ise “arada kalanlar”ın, yeniden hayata dönmeye çalışanların odağına giriyor. 123 sayfalık bu roman, Boğaz Köprüsü’nden atlayarak intihara teşebbüs eden (bunu daha sonradan öğreniyoruz) Boratin’in, hafızasını kaybetmesiyle başlıyor. “Eski ile yeni zaman geçidinde kayboldum” (sf:37) diyen Boratin, belki de alışkanlığın panzehirinin güçlü bir hafıza yitimi olduğu yere denk düşüyor. Hastaneden bir gün önce taburcu olan Boratin, neden ölmek istediğini sayfalar boyunca anımsamaya çalışıyor. Etrafını yeniden keşfetmeye başlamasıyla diğer karakterler de( Bek, Hayala, Efendi ve abla) bu akışta ortaya çıkıyor. Hem her şeyi unutmak, hem de her şeyi hatırlamak isteyen canlılar olarak bize an’ı düşündürterek, öncesizlik ve sonrasızlığa götürüyor ve roman boyunca hep şu soru akılda dönüp dolaşıyor: İntihardan/ölümden dönüp yeniden başlanabilir mi hayata?

 

Düşünün. Ders çalışırken, kitap okurken, yemek yaparken, bulaşık yıkarken hatta karşımızdaki ile konuşurken o eski günlerden kalma diğer tüm şeyler gibi hiç olmadık zamanlarda zihnin kapısını çalıp içeriye giren derin, garip mecralara bizi sürükleyen ve sonra yine geldiği gibi giden anılarınızın olmadığını. Sürekli aynı şarkılarda dolandığınızı, aynı yüzleri anımsadığınızı ve belki daha kötüsü sokaklarda kaldırım taşlarına bakarak yürüdüğünüz günleri unuttuğunuzu düşünün. Boratin’de işte o “an”lar yok oluyor intiharla. Hayata açılan her günün sabahında, durup dinlediği seslerin tınılarında, aynada keşfedeceği binlerce yeni an’a sahip artık. Boratin; bir daha eskiyi anımsayamayacak, eskisi gibi olamayacak, şarkı yazamayacak, hissedemeyecek hep bir istiğrâk(1) halinde yaşayacak ya da A'mâk-ı Hayal kitabında “Hayat, sekr(2) anında görülen bir düş değil midir?” diyen Filibeli Ahmet Hilmi’nin “sekr” dediği anda kalacak.

 

Sönmez, aslında intihardan kurtulmuş, hafızasını yitirmiş kahramanıyla sosyal bir olguyu belli bir bireyin (Boratin) öznelliğiyle anlatıyor. Labirent, bu yönüyle antropolog Marc Agué’nin ‘sabit evi olmayan insanlar’ sınıfı olarak adlandırdığı bir sınıftan olan Henri’nin yaşamını anlattığı ‘Evsiz Bir Adamın Güncesi’ adlı kitabı ile benzerlik gösteriyor. Kitapta, arabasında yaşamaya karar verip, park parası ödemediği yerlerde yeni bir göç şekli olarak da tanımlanabilecek yaşamına devam etmek zorunda kalan Henri, karşılaştığı çelişkileri, hissettiği yalnızlığı, yersiz yurtsuzluk duygusunu etrafındakilerle birlikte veriyor. Marc Agué’nin ‘Etnik-kurmaca’ adını verdiği bu kitap türünü şöyle tanımlıyor: ‘Etnik-kurmaca’, sosyal bir olguyu belli bir bireyin öznelliğiyle anlatan öykü olarak tanımlanabilir. Ama bu öykü ne bir otobiyografi ne de bir itiraflar manzumesi olduğundan, bu kurmacanın bireyi mutlaka, her yönüyle, günlük hayatın içindeki bin bir ayrıntısıyla ortaya koyması gerekir.”

 

Yine M. Agué ‘Etnik-kurmaca’ romancısı ile normal romancı arasındaki farklılığını ise şöyle özetliyor: “‘Etnik-kurmaca’ romancısının tutkusu, normal bir romancı ile aynı değildir. Okurun kahramanıyla ‘özdeşleşmesini’ veya ona ‘inanmasını’ istemez. Onun istediği okurun romanda dönemiyle ilgili kimi şeyleri keşfetmesi ve yalnızca bu açıdan kendini bulup tanımasıdır.” Kısacası bir başkasının dünyasına girip onun parçası olan, olağan gözükeni de sıra dışı olanı da ele alan ayrıca nesneleri, mekanları, kişileri, olayları, konuşmaları ve etkileşimleri gösteren bir yazın türünden bahsediyor. Yani okur, bir şekilde içerisinde bulunduğu toplumsal sürecin sıkıntısını, ortaya çıkardığı durumları birey eksenli bir anlatıyla kavrayabilecek, bunun ‘normal’ bir roman olmadığını bildiği için de gerçek olan ve yaşanan ile birebir bağ kurup, onu belki de anlama çabasına dönüştürecektir. Burhan Sönmez’in romanlarında bu durum elbette ki hissediliyordu ama bence ”Labirent” geçekliğiyle/kurmaca yönüyle tam da böyle bir özellik taşıyor. O yüzden intihar edip kurtulanın anlatıldığı ve bu durumu yaşayanların “etnik kurmaca” romanı da diyebiliriz buna.

 

Boratin’in okurla diyalog halinde olma girişimlerinde felsefi bir arka planın varlığı da hemen hissediliyor romanda. “Güzelin anlamı ne?” (sf: 15) diye soruyor mesela. “Oysa yaşamak ve neden yaşamdan vazgeçildiğini öğrenmek, ondan sonra gerekiyorsa yine intihar etmek daha iyi” (sf: 57) diyor. Bu hem Boratin’in durumuna bir işaret hem de yaşamın, yaşanmaya değip değmediğine uzanan bir akış. Bu akış içinde nedeni bilinmiyor ama belki de sistemden, düzenden, gösterişten, sıradanlaşmış ilişkilerden öç almak için intihar etti Boratin. Ama ölmedi. Asıl zor olan kısım da bu sanırım. Kırık kaburga, yitirilmiş hafıza ile yeniden başlayabilir mi hayata? Bir hafıza yitimi, bir sarsıntı, bir her şeye yeniden başlama hâli bizi kurtarır mı?

 

_________

[1] İstiğrâk: Tasavvuf yolunda bulunan kimsenin içinde bulunduğu mânevî hallere dalması sebebiyle kendisini ve çevresinde olanları unutması.


[2] Sekr: Kendinde olmama hâli. Tasavvufta mânevî sarhoşluk. Sekr kelimesi gazap, aşk, elem, dalgınlık veya bir acıdan kaynaklanan baygınlık için de kullanılmaktadır.

Görüntülenme Sayısı: 607

EMRAH TUNCER Yazarın Diğer Yazıları