Kuşadası Haberleri

NAZLI ÖZGÜVEN

          2009 senesinde Aydın’da ilaç sektöründe görev yaptığım dönemlerde, kısa bir süreliğine arkadaşım Dr. Sibel hanım ile aynı evi paylaşmıştık. Sektördeki çoğu tıbbi mümessil arkadaşımın ziyaret etmeyi pek tercih etmediği sert yapılı, sivri dilli ve çılgın bir doktor olan Sibel hanım, artık geçici olarak benim misafirimdi. Simsiyah kısa kıvırcık saçları, yüzündeki kocaman bir gülücükle herkese ağzının payını veren ve ardından kahkaha atabilen tatlı sert mizaçlı bu insan, beni kendine en yakını seçmiş, her akşam yaşadıklarını, o zırhı bir kenara bırakıp uzun uzun anlatırdı. Bende derin bir sessizlikte onu dinler, dinledikçe onun bu tatlı sert mizacının sebebini daha iyi kavrardım. Bir hafta yıllık iznini kullandığı dönem, çocuklarını görmek için kendi evine Didim’e gitti. Beyin fonksiyonları tamamı ile durmuş cihaza bağlı yaşayan ve yirmi dört saat bakıcı kontrolünde olan iki tane evladı vardı. Her an, onların ölüm haberini alacağını düşünür, kalbi deli gibi çarparak telefonlarına cevap verirdi. Ailesinden maddi veya manevi hiç destek görmediğini belirten Sibel Hanım kendi içinde ve eski eşi ile yaşadığı birçok problemle uğraşıyordu. Onun Didim’de olacağı akşam, bende annemin yanına Kuşadası’na gitmiştim. Ertesi gün toplantım olacağı ve İzmir’e gitmem gerektiği için biraz da erken uyumak istemiştim. Üç gündür konuşmamıştık, tatilde olduğu için ve çocuklarının yanında hasret giderdiğini düşünerek ben de aramamıştım.

         

          O akşam saat 23.30 civarı telefonum çaldı. Tam uyumaya çalışırken birden yataktan sıçradım. Telefonu elime aldığımda onun aradığını gördüm ve kötü bir şey olduğunu düşünerek hemen açtım. Sibel Hanım sesi hıçkırıklara karışarak o kadar çok ağlıyordu ki, ağlamasından konuştuklarını anlayamıyordum. Benimle görüşmeye ihtiyacı olduğunu ve moralinin çok bozuk olduğunu söyledi. Bende ne olduğunu sorup hemen anlatmasını istedim. Yanına gelip gelemeyeceğimi sordu. Ne diyebilirdim ki, uyumam gerekiyordu, ertesi gün sabah erkenden İzmir’e direksiyon sallamam ve akşama kadar zinde olmam gereken bir toplantım vardı. Ona Didim’e gelmemin mümkün olmadığını; ama telefonda konuşabileceğimizi söyledim. Gerçekten çok endişelenmiştim. Bana telefonda anlatamayacağını, özel bir mesele olduğunu, yarın mutlaka görüşmemiz gerektiğini yineledi. Ne diyeceğimi bilemedim. Tüm gün İzmir’de olacaktım. İzmir’den dönüşte Didim’e gidersem eğer yorgunluktan bitap düşecektim, onun gelmesi de bu halde mümkün olmayacağı için, ‘’Akşam toplantı çıkışı tekrar konuşalım.’’ dedim. O an onun için çok üzüldüm ve hiçbir şey yapamadığım için kendimi çok çaresiz hissettim.

         

          Ertesi gün çok yoğun ve dolu bir toplantının ardından onu aradım. Telefonu cevap vermiyordu. Tekrar tekrar aradım ama herhangi bir dönüş yoktu. Didim’de yaşadığı adresi bilmiyordum ve bunu öğrenebileceğim başka bir ortak tanıdığımız da yoktu. Keşke çocuklarına bakan hanımefendinin numarası olsaydı. Çok huzursuz olmuştum. Empati kurmayı her daim başarabilen, dostluk ilişkilerine de titizlikle hakkını vermiş olan ben; bu sınavda, sınıfta kalmıştım. Ona hiçbir faydam olmadı, olamadı. Hayatın meşgalesi bizi esir alıp sorumluluklarımızı maalesef insan sevgisinden daha öncelikli hale getirmişti.

         

 

          O gün çaresizce bekledim. Ertesi gün yine ulaşamadım ama akşam telefonum çaldı. Arayan çok sevdiğim bir ortak arkadaşımız olan Dr. Şirin Hanım’dı. Sesi titriyordu. Bana sakin olmamı ve üzülmememi söyleyerek cümlelerine hazırlık yapıyordu. Ne olduğunu anlayamamıştım. Anlayamazdım; çünkü o herkesi tatlı sert korkutan ve çevresine ördüğü ateş tuğlaların arasında üşüyen Doktor Sibel Hanım, asla böyle bir şey yapamazdı. Mümkün değildi. Ben tanıyordum, ben biliyordum o aslında çok güçlüydü. O tatlı sert ama özünde iyi kalpli bir insandı; ama bu kadar büyük bir hata yapamazdı…

         

          İnanamamıştım. Şirin hanım bana Sibel hanımın bir kutu tansiyon ilacı ile dün gece intihar ettiğini söylemişti. Tüm gece yoğun bakımda kalmış ama tansiyonunun düşürülememesi sonucu kalbi durmuştu.

         

          Ne söyleyeceğimi şaşırdım… Hıçkırıklara boğuldum…

 

          Neden olduğunu, neler olduğunu hiç öğrenemeden ılık bir pazartesi günü ona veda etmek zorunda kaldık. O gece ne olduğunu tüm çabalarıma rağmen hiç öğrenemedim.

 

          Üzerimde, suçluluk duygusunun ne kadar kuvvetli olabileceği konusunda bir deney yapılıyordu adeta. İşimden, evimden, benim için anlamı olan her şeyden uzaklaşmak istedim. Maddi sorumluluklarımın beni sonsuza kadar esir alıp insanlığımı da ıssız bir adada bırakıp gitmesini öylece oturup izleyemeyecektim. Bu dünyada sevgi ve paylaşım dışında her şey boştu. Bencillik bizim en sinsi düşmanımızdı. Ben hiçbir zaman bencil olmadım. Ne kadar önemli işlerim olursa olsun, hiçbir hasta kedi veya köpeği bile gördüğüm anda orada kaderine terk etmedim. Çünkü bu karşılaşmaların benim için her zaman bir sınav olacağını düşündüm. İnsanlığımın ve merhametimin içimde bir yerlerde ne kadar sağlam durabildiği ile ilgili bir sınavdı bu. Gün gün hatta saat saat ne yapmamız gerektiği konusunda bize hükmetmeyi başarmış dünya düzenine karşı yapılan kişisel bir ayaklanmaydı bu. Empatinin ne olursa olsun uygulanabildiği her zaman insana vicdani mutluluk ve huzur getirdiğinin en nesnel göstergesiydi bu. Bu şekilde de dünyanın dönebileceğini bir kez daha kanıtlamaktı; dünyanın kötülüğüne karşı sınav kazanmaktı bu.

 

          Ama bir kez, sadece bir kez, hem de çok büyük bir sınavdan kalmıştım. O telefonu açtım ama hiçbir şey yapamadım. Bu bildiklerimin, bu düşüncelerimin ve bugüne kadar ne kadar başarılı sınavlardan geçmemin artık hiçbir önemi yoktu benim için.

 

          Bir daha asla tekrarlanmasın diye, bir daha asla kimse kaderi ile baş başa kalmasın diye her arkadaşımın ihtiyacı olduğunda artık; giderim, koşarım, dinlerim, elimden ne gerekiyorsa yaparım.  Vicdanım rahatlamasa bile, Sibel Hanım geri gelmese de ne yapmam gerekiyorsa artık yaparım.

 

          Napoleon Hill der ki;

 

         ‘’İnsanoğlunun en büyük zayıflıklarından biri, ortalama bir insanın ‘’imkansız’’ sözcüğü ile tanışıklığıdır.’’

 

          Asıl kaybettiğimiz an, bir şeyin imkansız olduğunu düşündüğümüz zamandır. Çünkü dünyada herkes için her şey mümkündür.

 

          Tahsilli bir doktorun bile çok zayıf olabileceği bir dönem, kendi hakkında verebileceği bir karar bu kadar kötü sonuçlanabiliyorsa; evet, dünyada herkes için her şeyin mümkün olduğu anlamına gelir.  İşte bu, kendi kendimize her zaman yardımcı olamayabileceğimizi ve hatta en yakınımızdakilerin bile bu kadar ciddi bir durumun farkına varamayabilecekleri anlamına gelir. Eğer bir şeyler için erken ve profesyonel önlemler alınabilirse, uzmanlar tarafından destek verilip takip edilebilirse, herkes için bir şans ve umut vardır.

 

          Umudunuzun her daim içinizde büyümesi için, zor zamanlardan geçtiğinizi düşündüğünüz her an kendinize profesyonel bir uzmandan alınacak en doğru yardımı çok görmeyin.

 

          Çünkü bu dünyada sizden daha değerli veya önemli hiçbir şey yok.

 

          Belki şu anda yatağından doğrulup, çimlerde adımlarını atarak bir çiçeği koklamak için, sadece bu anı yaşayabilmek için tüm hayatını feda edebilecek yatağa mahkum yüzlerce insan olabileceğini hep hatırlayın.

 

          Mutlu olmak için sadece başımızı kaldırıp etrafımızdaki güzelliklere bakıp onları hissetmemiz yeterli. Tıpkı benim hayatımın çok umutsuz olduğunu hissettiğim bir döneminde sabah işime giderken otobüs durağına yaklaştığım bir andan sonra delicesine etkilenerek yazdığım bu kısacık şiirin kahramanı gibi. Dut Ağacı gibi…

 

          ‘’Ancak ayakların yere yapışmaya başladığı zaman anlarsın; başını kaldırtıp fark ettirir sana kendini.

 

           O zaman görebilirsin tüm şehvetiyle sana bakan dut ağacının güzelliğini.

 

          Belki gözleri göremeyen biri bile senden daha çok dinliyordur kuşların sesini, görebiliyordur hayatın güzelliğini.

 

         Aç gönlünü, başını öne eğme der dut ağacı, artık güneşe çıkma vakti.

 

        Ayaklarının yere yapışmasına gerek yok;

 

        Gör görebildin kadar; dinle duyabildiğin kadar ve sev sevebildiğin kadar her şeyi…’’

 

       Durağa çok yaklaştığım bir an mutsuzca adımlarımı atarken bir başka hissetmiştim. Yapışkan bir şeye bastığımı anlayarak, ayaklarımı itina ile kaldırıp, temiz karelere basmaya çalışırken bir an durdum ve başımı kaldırdım. Aman tanrım!  Gördüğüm sabahın ilk ışıkları iri dutlarının ve yapraklarının arasından süzülen muhteşem heybetli bir dut ağacıydı. O kadar güzeldi ki, üzerimde ne olduğunu o anda unutup topuklu ayakkabılarımı fırlatıp hemen ağaca tırmanmak istedim. Ama yapamazdım. Yetişmem gereken bir işim, sorumluluklarımın olduğu bir hayatım ve saat saat yoğun olduğum bir iş günüm vardı. O, kocaman beton şehrin giderek çirkinleşen manzarasında sabahın ilk ışıklarında tüm güzelliği ile beni gülümsetmeyi başarmış ve başımı yerden tek söz etmeden kaldırtmış bir mucizeydi. Gözlerimle görebilmenin ve fark edebilmenin ne kadar mükemmel bir duygu olduğunu bir kez daha anlayarak aklıma bu satırlar geldi. Mutlu olmak için ağaca tırmanıp kendime bir dut yeme şöleni yapacak kadar zamanım olmasa bile sadece başım dik yürüyebilmenin bile beni ne kadar çabuk mutlu edebileceğini ve gülümsetebileceğini işte o an anlamıştım.

 

          Hayat bizim için her an, ‘’ Umutsuzluğa kapılma, başını dik tut ve güzellikleri gör ‘’ diyebileceği kadar cömert davranır. Aynı zamanda bu cömert oluşumların içinde ders çıkarabileceğimiz ve fark edilişe ulaşabileceğimiz o dut ağacı gibi etrafımızı birçok sessiz örneklerle donatır.

 

         Unutmayın, başınızı kaldırıp hayatın güzelliklerini fark edebilmek için ayaklarınızın yere yapışmasına gerek yok.

 

        Yeter ki başınız dik, yüreğiniz tüm güzelliklere açık olsun.

 

 

Görüntülenme Sayısı: 777

NAZLI ÖZGÜVEN Yazarın Diğer Yazıları