Kuşadası Haberleri

FAHRİ ÖNER

 
Ahırın çinko çatısına çarparak  daha küçük parçalara ayrılan ve sağa sola dağılan iri yağmur damlaları, sanki yukarılardan gelen gök gürültüsünü de yanlarında  aşağı  taşıyorlardı. Tanrının, yaptıkları işte çok gayretli ve birbirleriyle  yarışan mesajcıları gibiydiler. Islak geceyi aydınlatan şimşekleri takip eden ve yeri göğü inleten gök gürültüsünün sıklığı arttıkça, yağmurun şiddeti de artıyor gibiydi. Ahırın içi zifir karanlıktı. Sık aralıklarla çakan şimşek, yılların yorgunluğuyla ayakta zor duran beton binanın duvarlarında oluşan çatlaklarından içeriye sızdıkça duvarlara asılı deri koşumlar, saman  balyaları,  yabalar  ve bir köşede  huzursuzca kişneyen  bir kaç aygır bir anlığına görünüp kayboluyorlardı. Çatlaklardan sadece ışık değil yağmur suyu da giriyordu. Bu yüzden ahırın zemini çamur ve samandan oluşan bir bulamaçla kaplanmıştı. Yağmur ve şimşekle havaya karışan ozon kokusu atların sidik kokusuna karışıyordu.  Sürekli çakan şimşekleri takip eden gök gürültüsünden ürkmüş olan atlar huzursuzca kişniyorlardı.
 
 
Bu gece ahırın konukları bir hayli fazlaydı. Yerde, neredeyse atların ayakları altında yüz üstü yatan bir insan bedeni vardı. Karanlıkta, derin bir uykuya dalmış bir çiftlik çalışanı ya da içkiyi fazla kaçırıp olduğu yere sızmış bir ayyaş olduğunu düşünebilirdiniz. Ancak cansız bedeni saran kıyafet her ne kadar çamura bulanmışsa da sıradan bir çiftlik çalışanının giyeceği türden değildi. Aksine buralarda pek te görülmeyen ve aslında  çiftlikte yaşayan birinin giymeyi bir an bile düşünmeyeceği türde narin bir kumaştan yapılmış ve işinin ehli bir terzi elinden çıktığı belli olan pahalı  bir kıyafetti. Biraz ışık bedeni aydınlattığında, ağzının ve burnunun tamamen çamura gömülmüş olduğu, sağ kulağının arkasından yukarı doğru çıkan derin bir yarıktan kan sızdığı görülebiliyordu.
 
 
Daha iyi durumda olan diğer iki siluetten birinin yapılı bir erkek diğerinin  ise orta boylu, narin yapılı bir  kadın olduğu seçiliyordu. Düzgün bir şekilde üst üste dizilmiş saman balyalarının hemen önünde ayakta duran erkek, yerde yatan ceset sanki orada değilmiş gibi hiçbir  tedirginlik belirtisi göstermeden  ve bu manzaraya hiç uymayan sakinlikte bir ses tonuyla, karşısında titreyen kadına bir şeyler söylüyordu. Bir elinde, az önce olanca gücüyle yerde yatan adamın kafasına vurduğu ağır ve paslı demir çubuk vardı.  Karanlıkta rahatça hareket eden adamın ahırın içini ezbere bildiği anlaşılıyordu.  Adam duvarda asılı duran gaz lambasını  eliyle koymuş gibi buldu ve titrek elleriyle lambanın camını çıkarıp fitili yaktı. Camı yerine taktığında ortalık epeyce aydınlandı. Kırklı yaşlarında olmalıydı.  Lamba ışığının altında birkaç günlük sakalın çevrelediği uzun ince bir  yüz, birbirine oldukça yakın  iki üzüm tanesini andıran koyu renk gözler ve sakin zamanlarında bile zalim  bir karakteri yansıtan kavisli dudaklar aydınlandı. Kanındaki alkol seviyesi o kadar yüksekti ki, gözlerini belirli  bir  noktaya odaklayamıyordu.  Ağzından dökülen kelimeler  pişmanlıktan ziyade derin bir hayal kırıklığını ve gittikçe artan bir öfkeyi yansıtıyordu.
 
 
Karşısında, düştüğü yerden doğrulmaya çalışan kadın, saçlarının arasından alnına sızan ve oradan da gözlerine dolan kanı sildi ve gaz lambasının aydınlattığı sahnenin gerçekliği karşısında sendeledi. Adam elindeki demir boruyu ikinci kez kaldırmış ve bu kez kadına doğru sallamıştı ama can havliyle eğilen kadın dengesini kaybedip yere düşmüş ve o esnada kafasını  asma kata çıkan beton merdivenin köşesine çarpmıştı.  Yerde ne kadar baygın kaldığını hatırlamıyordu.
 
 
Adam nedense yerde yatan kadına öldürücü darbeyi vurmamıştı. Belki de kadını öldü sanmıştı. Şimdi karşısında güç bela ayağa kalkmaya çalışan kadının bakışlarındaki garipliği fark edemiyordu.  Baktığı noktadan daha uzağı görmeye yada bulunduğu zamandan daha eski bir zamana  gitmeye çabalar gibiydi. Tanıştığımız gün giydiğin kıyafeti bir türlü hatırlayamıyorum... Bu sadece şimdi aklıma gelmiş değil. Zaman zaman bunu kendime sorarım. Ama bir türlü hatırlayamam. Oysa elini ilk tuttuğumda tenimi yakan ateşi hala hatırlıyorum. Günün geri kalanında tüm yaşadıklarımızı da. Aslında elini değil de kolunu tutmuştum.  Bileğinin hemen üstünden. Her an bırakmaya hazırdım. Hatta seni orada bırakıp kaçabilirdim bile. Eğer beni tersleseydin… Ama sen hiç sesini çıkarmadın.
 
 
Yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle, derin bir iç çekerek konuşmaya devam etti.  Toza bulanmış sandaletlerini ve çıplak ayaklarını da çok iyi hatırlıyorum.  Uzun süre kafamı kaldırıp önüme bile bakamamıştım utancımdan.  İçinde gezindiğimiz antik kentin kaygan taş yollarında yürürken bir an sendelemiştin ve ben seni kolundan yakalamıştım. Beynimizi kaynatan güneşten bunalıp kayaların arasındaki bir çatlaktan doğmuş çam ağacının altındaki taş bloğa yorgun argın oturduğumuzda bile elini bırakmamıştım. Sana dokunan elimi kıskandığımı hatırlıyorum.  Arılardan bahsettiğimizi de hatırlıyorum.  Sıcak yaz günlerinde oraya buraya atılan  yemek artıkları çevredeki arıları başımıza toplamıştı. Şimdi çığlık çığlığa kaçacak derken sen hiç istifini bozmadan oturmuş  ve insanların bal yemesinin saçma olduğunu çünkü balın arıların yemeği olduğunu söylemiştin… Adam bir anlığına sustu ama zihninde gittiği yerden henüz geri dönmemişti. 
 
 
Kadınsa bu söylenenleri anlamıyormuş gibiydi. Lambanın aydınlığından kaçıp ahırın karanlık kuytularına saklanmamak için kendini zor tutuyordu. Öte yandan erkeğin anlattıklarına, onu tatmin edecek ya da sakinleştirecek tarzda bir şeyler söyleyerek  cevap vermesi  gerektiğini anlıyordu. Ancak ne adamı tanıyordu ne de anlattığı hikaye onun için tanıdıktı. Oysa kendisinin kim olduğunu biliyordu. Bu ahırında içinde bulunduğu ve ovaya doğru hafif meyille inen 200 dönümlük bir arazinin en yüksek kısmına inşa edilmiş çiftlik evinde doğmuştu. Ailenin erkek çocuk sahibi olma hayali ve inadının bir ironisi olarak  5 kız çocuğunun en büyüğüydü. Üstündeki kıyafetler genç kızlığından beri bıraksalar her gün giyeceği kot pantolon, geniş yakalı ve desenli bir gömlek ve soğuk havalarda üstüne geçirdiği kot monttan ibaretti.
 
 
Adamın  bu kahrolmuş  hal ve tavırları ve kendisine hitap şekli şüpheye yer bırakmayacak şekilde iyi tanıştıklarını ve ortak bir geçmişi paylaşmış olduklarını gösteriyordu.  Kendisini tanımadığını ve anlattıklarının kendisine bir şey ifade etmediğini söylemenin yapılacak en son şey olduğunu ise yüreğinde hissediyordu. Ölüm korkusu tüm benliğini sarmıştı. Adamın bu birkaç cümlede özetlediği, ateşli bir ilişkinin başlangıcına dair romantik  anılar, bu kasvetli havayla büyük bir tezat oluşturuyordu.  Yerde yatan bir ceset ve adamın elinde ölenin kanı bulaşmış cinayet aleti olmasa  yıllar süren mutlu  evliliklerini  mum ışığında kutlayan sevgililerin birbirlerine söyledikleri aşk dolu sözlere şahit olduğunuzu düşünebilirdiniz.  Elbette katilin ses tonunu da göz ardı etmeniz kaydıyla…
 
 
Kadın adamın  sesindeki acıyı hissediyordu.  Bu adamı tanıdığına ve ayakları toz içindeki o kızın kendisi olduğuna inancı tamdı.  Gel gör ki bu anlatılanlar kendisine çok yabancı geliyordu. Çarpmanın şiddetiyle hafızasından silinenler sadece  eski zamanlara  ait bazı anılar değildi. Çok yakın geçmiş te silinmişti. Bu yüzden alnından gözlerine sızan kana neyin sebep olduğunu da hatırlamıyordu. 
Anlatılanlar doğru olsa bile, o romantik anları, karşısında cehennem zebanisi  gibi dikilen, kurbanının  kafatasından yüzüne sıçramış kanı silmeye bile zahmet etmeyen bu katille mi yaşamıştı?  Buna inanmak çok zordu. Yerde yatan bedene bakmaya korkuyordu.  Kadın cesedin yüzünü görebilse bile onu da tanımayacağını  daha doğrusu hatırlayamayacağını düşündü. 
 
 
Bu uzun söylevin sonunda katil biraz sakinleşti. Düzenli nefes alıp vermeye başladı. Neredeyse canını alacağı kadının bu çaresiz ve korkmuş hali, içinde kabaran öfkeyi bir an dizginler gibi oldu. Ancak günlerdir kulağına gelen ve onu geceleri kıskançlık krizleri içinde kıvrandıran dedikoduları ve çok  değil on dakika önce şahit olduğu manzarayı  tekrar hatırlayınca içindeki volkan yeniden harekete geçti. Öldürme güdüsü  ona tüm acılarından kurtulmayı vaat ediyordu. Diğer taraftan, ona hayatının en mutlu anlarını yaşatan ve ömür boyu sevip korumaya ant içtiği bu kadını ebediyen kaybetmek katlanılmaz bir fikir gibi geliyordu.
 
 
Kelimeler ağzından, sanki binlerce yıldır susmuş ve nihayet konuşmaya karar vermiş bir tanrının günahkar kullarına öfkeyle seslenişi gibi çağlayarak dökülen adam nihayet yerde yatan cesede öfkeli bir bakış fırlattı. Ruh çoktan bu diyarı terk etmiş ve geride savunmasız bir beden bırakmıştı. Cesede doğru aynı tanışıklıkla ve sitem kokan sözlerle seslendi.  Başka kadın yok muydu dünyada sevecek? Bak şimdi ne oldu! Bizi büyütenlere ne anlatacağım ben şimdi?  Sırdaşım, kardeşim değil miydin sen benim? Kalk ayağa Allahın belası. Kalk ta yüzlerce defa öldüreyim seni.
 
 
Sanki bir cevap bekliyormuş gibi bir an bekledi. Sonra kendini saman balyasının  üzerine bıraktı. Gerçeklikle bağı kopmuş gibiydi. Hayatta ona en yakın iki kişinin şu ettiğine ne demeli... Bilincinin karanlık  dehlizlerinde  en kuytu köşelere hapsedilmiş ilkel duygular ve dürtüler bendini aşan sel suları gibi hızla yol alıyor, tüm insani değerleri önüne katıp sürüklüyordu. Bu kendine yabancı ruh halinden hastalıklı bir zevk almaya başladığını hissediyordu. Ancak yeniden harekete geçmeden önce kurbanının korku dolu gözlerle kendisine yalvarmasını, af dilemesini bekliyordu. Ruhunu ele geçiren şeytan, tatmin olduğunda son darbeyi vuracaktı.
 
 
Katilin cesetle monoloğu kadının içinde yüzdüğü karanlık denizi bir parça aydınlattı. Korku dalgaları hala onu bir o yana bir bu yana savuruyordu ama ufukta tan ağarıyor gibiydi. Fırtına bulutlarının kükremesi yavaş yavaş anlaşılır bir lisana dönüştü. Kadının bakışlarına bir anlam geldi. Tanıdık bir ses… Evet sensin ! Ama bu halin ne ? Yerde yatan cesede gözü takıldı. Başını şiddetle iki yana sallarken acıyla haykırdı. Yok hayır, olamaz !! Zorlukla nefes alıyor, elleriyle tutunacak bir yer arıyordu. Cesede doğru sarsak birkaç adım attı. Az önce parmaklarının arasında gezdirdiği koyu renk saçlar çamur ve kan karışımı bir şampuanla sıvanmış gibiydi. Her geçen saniye, bu loş ve kasvetli ortamda olup biteni biraz daha net kavramasını sağlıyordu.
 
 
Kayıp hatıraların gerisi çorap söküğü gibi geldi. Yalvarmak, af dilemek anlamsızdı. Bunun nasıl başladığı da önemsizdi. Şu hayatta emin olduğu bir şey varsa o da aşkın en yüce duygu olduğuydu. Sahip değilsen yaşamak anlamsızdı. Bu ateşi bir zamanlar seninle birlikte yakan ancak elindeki meşaleyi fırtınalardan koruyamayan, yolculuğun kalanını karanlıkta tamamlamayı kabullenmiş olan yoldaş onu,  taşıyacak  başka bir ele teslim etmeye mecburdu. O ateşin yanması her şeyden önemliydi. Ne minnet ne acıma duygusu, ne utanma ne de birlikte geçen yılların uzunluğu yere düşen meşalenin yeni bir aşıkla, inatla taşınmasına engel olamazdı.
 
 
Bunlar ağzından çıkan sözler miydi yoksa sadece kafasının içinde dönüp duran düşünceler mi, emin değildi. Ancak adam  bunları duymuş gibi görünmüyordu. Kadının bakışlarındaki ve duruşundaki değişimin de farkında değildi.
 


Ağır ağır ayağa kalktı ve  elindeki demir çubuğu,  kollarını iki yana indirmiş, gelecek olan karanlığı büyük bir sükûnetle bekleyen kadının kafasına tüm gücüyle vurdu.

Görüntülenme Sayısı: 956

FAHRİ ÖNER Yazarın Diğer Yazıları