Kuşadası Bugün
Gök Gürültülü Sağanak Yağışlı
En Yüksek : 14°C
En Düşük : 7°C
Kuşadası Haberleri

FAHRİ ÖNER

Beni ceza evine getiren yola doyulmaz  bir manzara eşlik ediyordu. Daha yarım saat önce,  keyifli bir müzik  eşliğinde döne dolana  dağ yollarından ovaya inerken, sanki  işten kaçıp bir punduna  getirmiş de  geziye çıkmış  gibiydim. Ormanın kendine has kokusundan sarhoş  bir halde, kocaman yeşil bir şemsiye gibi üzerime kapanan çam ağaçlarının altında kayarcasına seyrederken,  dallar arasından aşağı sızan altın sarısı ışık yağmurundan ıslandığımı hayal ediyordum.  Gözlerim,  önümde uzanan kavisli yola bakacağına,  kısa ve hızlı aralıklarla yanımdan hızla geçip giden  ağaç gövdelerinde oynaşan sincapları  görmeye çabalıyordu. Orman o kadar sık ve yeşildi ki ,  sanki  kalemle kolayca oraya çizilmiş gibi tepeleri aşan sonra yumuşak bir eğimle aşağılara inen asfalt yol,  ne kadar çabalarsa çabalasın içine düştüğü tuzaktan kurtulamayan koca bir yılan gibi bir o yana bir bu yana savruluyordu. Bir süre sonra ağaçlar seyrelmeye başladı.  Meyilli arazi yerini yemyeşil çayırların hafif hafif esen rüzgarla  dalgalandığı bir düzlüğe bıraktı. Cezaevinin yüksek duvarlarına ulaştığımda aracın içini dolduran keyifli müziği kapattım.  Aracımı otoparkta bırakıp, içindeki dosyanın kalınlığından patlayacakmış gibi duran ve artık emekliliğini isteyen deri çantamı aldım ve ana girişe yürüdüm.  Ağaçlar, müzik ve  tüm tabiat arkamda kaldı. Etrafta kendimi görebileceğim bir ayna olmasa da duruşumun, yürüyüşümün ve yüzümdeki ifadenin değiştiğini  hissedebiliyordum.  Tıpkı  deniz  kenarında dizlerine kadar suya girmiş birinin, üzerine gelen koca bir dalgaya karşı ayakta kalabilmek için tüm dikkatini toplayıp sağlamca zemine basması ve tüm adalelerinin  gerilmesi gibi gerildiğimi ve dikkat kesildiğimi fark ettim.  
 
Şimdi içerdeyim. Orman sanki yüzlerce kilometre  uzakta kalmış gibi geliyor.  Görüş odasındaki masaya yaydığım  ve yaşanan olayın şokundan kurtulamamış,  şaşkınlık ve acı içinde verilen tanık ifadeleri,  Adli Tıp raporu,  def’in ruhsatı,  emniyette ve savcılıkta alınan şüpheli  ifadeleri ,  şüpheliler  arasındaki  kırık dökük bir Türkçe’yle yazılmış  ve kimi zaman  sabırsız bir aşığın ümitsiz yakarışlarını kimi zaman şeytani bir zekanın izdüşümlerini içeren telefon mesajlarının sayfalar dolusu dükümü, duygudan yoksun, bağıra bağıra gelen müebbet  hapis cezasının  habercisi  bir İddianame ve fotomontaj olduğu hissi veren ölü bedene ait  fotoğraflardan oluşan yaklaşık yüz  sayfalık dosyayı okumayı bitirip gözlerimi kapadım bir süre.  “ İnsan canı almak işte bu kadar kolay “  diye düşündüm.  İçimde kabaran öfkeyi  bastıramıyorum.  Üstelik midem bulanıyor. Şimdi içinde bulunduğum  avukat görüş odasının ruhsuz  duvarları içimi sıkıyor.  Odada bir masa ve  iki sandalyeden başka bir şey yok. Gözüm sanıkların içeri alınacağı karşı kapıda. Benim girdiğim kapıyı üzerime kilitledirler. Mahkumların kaldığı ana binayı benim bulunduğum odaya bağlayan  koridoru,  odanın oldukça geniş ve parmaklıklı penceresinden görebiliyorum. Tüm ceza evinin duvarlarını kaplayan gri ve mavi boya görüş odasında kullanılmamış. Koridorlardan kapıya  kadar  dayanan bu renkler sanki  içeri girmek için pencere pervazını, kapı eşiğini zorluyorlar. Ancak bu renkler dışarıda görmeye alıştığım  maviye ve griye hiç benzemiyorlar.  Yüzlerce mahkumun  bazen ümit bazen bezginlik ama her zaman pişmanlıkla soludukları  ağır hava bu renkleri  dışardakilerin hiç göremeyeceği bir tona çevirmiş.  Şimdi ilk defa  fark ediyorum ,  mavi ne denizin  ne de gök yüzünün mavisine benziyor.  Denizin mavisi demek te  anlamsız zira denizin mavisi  gök yüzünün suda yansımasından başka bir şey değil.  Yani gerçek bir renk değil.  Yine de dünyanın hiçbir yerinde  gök yüzü ve deniz aynı renkte olmaz.  Mavi , soyunup suya girince sanki parlaklığını kaybediyor.  Griye gelince,  dışarda da pek sevimsizdir bu renk.  Ne beyazdır ne siyah. Ne iyidir ne kötü. İkisinin karışımı…
 
 
Avukat  görüş  odası,  beyaz  badanasıyla  kurtarılmış bölgeye benziyor.   Ceza evinin zorunlu misafirlerine bu odanın havası bile bir başka geliyor olmalı. Bunu odaya girdikleri anda gözlerine oturan ifadeden anlıyorum.  Daha konuşmaya başlamadan hilafsız hepsi önce gözlerime dikerler bakışlarını. Kaderlerini ellerimde tuttuğuma inanırlar. En azından, kısılıp kaldıkları tuzaklara dönmeden önce orada geçmesi muhtemel  yıllara dayanabilmek için ihtiyaçları olan ümit dolu sözleri duymak  isterler .  Az önce gözlerim kapalı otururken zihnime üşüşen  itirazlar vicdanımın sesi olmalı. Çığlık çığlığa bağırıyor ve beni sarsıyor. Bu his bana kalkıp gitmemi söylüyor.  Korkarım bunca yılın tecrübesi  çöpe gitmek üzere.  Soğukkanlılığımı  korumak çok zor geliyor.  Dosyanın içine hapsolmuş  terörün tetiklediği  hayal gücüm beni ürküten  karakterler yaratıyor dimağımda.  Oysa dosyada onlara ait  tek bir fotoğraf yok.  Onları, bir insanın yüzünün  takınabileceği  en zalim ifadelerle hayal ediyorum.
 
Cinayetle suçlanan şüphelilerden ikisi  kadın biri erkek.  Ahmet  24 yaşında. İlk okul mezunu,  bekar. Tarım işçisi olduğunu söylemiş.  Ölenin erkek kardeşi.   Kadınlardan yaşı büyük olan Serap,  diğer kadının annesi. Ev hanımı- köy yerinde ne kadar ev hanımı olunabilirse… Okur  yazarlığı yok.  Kocası en küçük oğulları Murat’ın doğumundan 1 yıl sonra bu dünyadan göçmüş.  Diğer kadın,  Zehra, 23 yaşında. Maktulün dul eşi  fakat son  altı  ayı kocasından ayrı,  anasının evinde geçmiş.  5 yaşında bir oğlu  ve 40 günlük bir kızı var. Kızın doğumu cezaevinde olmuş. 
 
Zehra’nın 44 yaşında bu hayata veda eden kocasının adı Cemal.  Dosyadaki  tutanağa ve krokilere  bakılırsa içinde cesedinin  bulunduğu  taksi köyün dışında bir tarlada terkedilmiş halde bulunmuş.  İlk okuyuşta yanlış anladığımı düşünmüştüm ama gerçekten adamı arabanın arka koltuğuna yatırıp boğazına  naylon bir ip geçirmişler ve arka kapının pencere koluna sıkıca bağlamışlar. Güya intihar etti süsü verecekler. Arabanın açık arka kapısına  yaklaşarak çekilen fotoğraflarda cesedin ayaklarının arabadan  dışarı sarktığı  görülüyor.  Absürt  bir fotoğraf. Sanki birisi uzunca bir süre bu kompozisyonu yaratmak için kafa yormuş gibi. Oysa dosyadaki itiraflarda adamın uzun uğraşlar sonunda evde öldürülüp  bir halıya sarılarak araca taşındığından bahsediliyor.
 
Kilidin içinde dönen anahtarın metalik sesiyle düşüncelerim  rüzgara tutulan sigara dumanı gibi dağılıyor.  Önce genç kadını getirmişler. Kucağındaki 40 günlük bebeği görünce nefesim kesiliyor. Onu kucağıma alıp oradan kaçırmak için içimde  bastırılamaz bir his doğuyor.  Karanlık bir zindanda  açmış bir menekşe gibi. Minicik parmakları yumuk yumuk.  Baş parmakları diğer parmaklarının içine sokulmuş,  bütün  bebeklerin  yaptığı gibi.  Kocaman siyah gözleri çok ciddi bakıyor. Aylarca  gece karanlığında süren zorlu bir yolculuktan sonra  biraz dinlenmek için girdiği handa, çevredekilerin dost mu düşman mı olduğunu anlamaya çalışan bir yolcu gibi tedirgin bakıyor etrafa. O gözler daha gök yüzünü  görmediler.  Tek gördükleri parmaklıklar, mavi- gri duvarlar, asık suratlı insanlar. Kulakları sadece açılıp kapanan kilitleri, gardiyanların rutin seslenişlerini duydu bu ana kadar. Küçük oğlumun birkaç aylık halini hatırlıyorum. Ona olan hasretim akşam olmadan içimi yakar, bir an önce ona kavuşmak için çalıştığım iş yerine türlü bahaneler  uydururdum.  Oğluma duyduğum sevgi  şimdi  içimdeki bir türlü bastıramadığım acıma hissiyle harmanlanıyor ve bu küçük insana yöneliyor. Annesinin gözlerinde yavrusuna duyduğu sevgiyi ve onu bu duruma  koyduğu için yüreğini paralayan pişmanlığı görmek için boşuna bakınıyorum.  Kız karşımdaki sandalyeye ilişti,  bebeğini  kadın gardiyana verdi. Gardiyan bebekle birlikte odadan çıkarak kapıyı üzerimize yeniden kilitledi. Biraz rahatladım. Bebeğin odadaki varlığı orada daha fazla kalmamı engelleyebilirdi. 
 
Kurumuş  dudaklarımdan  zorlanarak çıkan hırıltılı bir sesle “” geçmiş olsun “ dedim genç kadına.  Zehra,  hamilelikte aldığı kiloları bir türlü verememenin sıkıntısından mı yoksa kocasını  koyun boğazlar gibi boğazladıklarından duyduğu utanç ve üzüntüden mi emin olamadığım bir sebepten  huzursuz  bakıyor.  İki elinin parmaklarını kucağında birbirine kenetlerken  fısıldar  gibi cevap veriyor.  
 
“ Sağolasınağabey…şeyy …yani avukat bey”  diye düzeltiyor  telaşla. Masadaki dosyayı bir kenara ittirdim.   “ Bebeğin sağlığı nasıl “ diye sordum kendim de bu soruya şaşırarak.  “ iyidir çok şükür “ diye yanıtladı.
“Okudum dosyayı “dedim iç sıkıntısıyla. Bir an önce söze girsin diye durakladım, gözlerinin içine baktım.  “ Kader  işte ağabey ne yapacaksın “  demedi.  Beklentimi  anladı  ve fazla oyalanmadan anlatmaya koyuldu.  “ Bana  çok çektirdi. Epeydir kafaya koymuştuk bu işi… “   Sözlerinde ne bir pişmanlık,  ne  öfke, insani  hiçbir iz bulamadım.  Şayet  kadınlar bu toplumu bir arada tutsunlar, erkeğin mayasında eksik olan şefkat, fedakarlık gibi hisleri önce babalarına sonra  kocalarına ve  nihayet oğullarına aşılasınlar diye yaratıldılarsa, bu genç kadının bambaşka bir yol tuttuğu çok açık. O, sadece kurulu bir aileyi yok etmekle kalmamış, gölgelerde asla yetişemeyecek bir çiçeğin bu dört duvar arasında açmasına sebep olmuş.  Nasıl bir sebep insanı böyle bir cinayeti planlamaya ve inatla uygulamaya itebilir? Dosyada okuduklarım beni tatmin etmedi.  O tutanakların altındaki imzalar bu insanlara ait olabilir ancak o ifadeleri alan memurların anlatılanların ne kadarını zapta geçtiğini ya da daha kötüsü anlayabildiğini kestirmek zordur.  O yüzden,  bu davayı almaya karar verebilmek için anlatılacak hikayelerde  insana dair bir şeyler bulmalıyım.
 
“ Cemal’e verdiklerinde ben daha  on dördümdeydim.  Genç kızlığımı yaşayamadan anne oldum.  Oğlumuz Mehmet  doğduktan 1 yıl sonra  Cemalin  işleri bozuldu. İçki illetine saplandı.  Hep o kör olası  kahve arkadaşları yüzünden.  Sarhoş geldiği her seferinde evde kırmadık cam çerçeve bırakmazdı.  Sonraları araya giren anamı da dövmeye başladı.  Halbuki  ne anama ne bize fiske vurmuş değildi içki illetine bulaşıncaya kadar.  “Nefeslenmek için sustu.   Boynundaki yara izini ilk o an fark ettim.  Kendini asarak intihar edenlerin boyunlarında oluşan yara izine benziyordu.   “ Nasıl oldu o iz? “ Huzursuzca kıpırdandı. İlk defa metanetini kaybeder gibiydi.  “işte, yaptık bir cahillik”.   Sağ elini yara izini kapatmak üzere boynuna götürdü.  Bir şeyler arar gibi dikkatle yüzüne bakıyorum.  Bakışlarını kaçırmıyor.  Yüzü duygusuz. Ne dudaklarında zalimce kıvrımlar ne gözlerinde alay var.  Yelkenlerinidolduran  keder yüklü rüzgarlarla  hüzün denizinde yol alan  bir gemin  emektar gözcüsü gibi, kendisini  er geç  bulacak olan acı kaderi sabırla gözlüyor.
 
“ Bizim oralar şehir yerlerine benzemez. Çok konuşmazsın, çok gülmezsin.  Mutlu olmaksa  ayıptır. Dalından kopardığımız zeytinin  başına ne gelirse bizim de başımıza o gelir. Yani demem o ki zeytinin yağını çıkaran o pres makinası kadar  büyük baskı kurarlar üzerimizde.  Kimdir sorumlusu dersen babalarımız, ağabeylerimiz ve nihayet  kocalarımızdır derim.  Kendilerini doğuran analarına, bacılarına ve çocuklarını dünyaya getiren  saçı kesiklere eziyet etmede sanki  gizli bir yarış vardır aralarında. Analar bunu bilir de değiştirmeye uğraşır erkek evladını,  göğsünde büyütürken. Ama nafile çabadır. Bu savaşı kazanamazsın. ..  Sonra içki kesmez oldu benim herifi.  Uzun süre bilemedim uyuşuk uyuşuk evde yatmasının, yemeden içmeden kesilmesinin , bazen de günlerce eve uğramamasını n sebebini. Anladığımda da artık çok geçti.”
 
 
Derin bir iç geçiriyor  ve  hiçbir uyarı vermeden cinayet anına dönüyor. Hazırlıklı değildim, o geçiş anını yakalayamıyorum.  Çok kısa bir anda başka bir yüz karşıma geçip oturmuş gibi. Kuzey ülkelerinde kış günlerinde şehir parklarını dolduran buzdan yapılmış heykellere benziyor şimdi yüzü.  Dokunsam yüzüne, elim yapışacakmış gibi soğuk bakıyor. Ağzını her açışında  bir buz kalıbı gibi çatlayacak sanıyorum.  Ancak buzdan oyulma bu ağız her açıldığında cehennemi bir manzarayı betimliyor. Bu genç kadın sıkılmadan, hiçbir şeyi atlamadan ve tereddüt etmeden cinayeti anlatmaya başlıyor.  Ağzından dökülen kelimelerde;  çırpınan, hayata tutunmaya çalışan iri beden  tüm yaşantısı boyunca yaşamadığı bir çaresizlikle debeleniyor.  Canını almaya çalışanların kendi kanından kendi canından olduğunu görmek  ne katlanılmaz bir acı..  Bunun gerçekliğine inanmak,  kabullenmek  mümkün mü?  Ancak  böyle bir durumda ağızdan manalı bir söz çıkmasını beklemek beyhudedir.  Artık  insanı  insan yapan kişilik özellikleri  ölümcül bir zaman kaybından başka bir şey değildir. Onu hayatta tutacak olan şey , atalarını hayatta tutan  ilkel iç güdüler olacaktır. Ona uzanan düşman elleri ısırmak, üzerine abanan vücutları  olanca gücüyle tekmelemek, avazı çıktığınca bağırmak…
 
Sonunu bildiğim bu hikayeyi  hala  boş bir umutla dinliyorum.  Anlatıcım gözlerime baksa ,  içinde bulunduğum hezeyanı  anlayacak.  Ancak o gözlerini diktiği  sabit bir noktaya dalmış, anlatıyor.             “ Aslında bunlara hiç gerek kalmayacaktı. İki  hafta evvel  yemeğine, Ahmet’in getirdiği tarım ilacından kattık. Ölmedi. Hastaneye yetiştirdiler. Midesi yıkandı, iki gün sonra taburcu oldu. ..Keşke o zaman ölüvereydi.  Yeniden plan  yapmak  zorunda kaldık.  O akşam  anamlaAhmet’i yemeğe davet ettik. Gelirken yanında bu kez uyku ilacı getirdi. Yemeğine uyku ilacı koydu anam.  Mehmet   yemeğini  çabucak yiyip televizyon odasına gitsin diye  çok uğraştım.  İnadına o gece masada oyalanacağı tuttu.   Azarı bastım, odaya gönderdim.  Yemek bittikten sonra Cemal her zaman olduğu gibi kahve içmek istedi.   Yemek boyu hepimiz kaçamak bakışlarla onu süzüp durduk.  Acaba  uyku ilacını yeteri kadar koymamış mıydık.  Neyse ki biraz sonra Cemal  esnemeye başladı.  Ben gidip içerde biraz yatayım diyerek ayağa  kalktığında ayakta zor durduğunu gördüm. Ahmet  hemen  koluna girip odaya götürdü.  Biraz sonra odadan çıktığında, bakışlarından zamanı geldiğini anladık. Ahmet  hızlıca mutfağa geçip  gelirken yanında getirdiği ve buzdolabının arkasına sakladığı poşetin içindeki  sağlam görünümlü urganı ve onu sıkıca bükebilmek için hazır ettiği   40- 50 cm uzunluğunda kalınca bir sopayı çıkardı ve hemen Cemal’in yattığı odaya geçti. Benim gözüm Mehmet’in televizyon seyrettiği  odanın kapısındaydı.  Ne ben ne annem yerimizden kımıldamadık. O odaya girmeyeceğimizi Ahmet’e daha önce söylemiştik.  Birkaç dakika geçmek  bilmedi.  Birden içerden  Ahmet’in bağırışını duyduk. Bizi yardıma çağırıyordu. Kanım dondu.  Ama odaya girmek için ne annem ne ben tereddüt etmedik. İçerde yarı karanlık odada Halil yatağın baş ucunda, koca gövdesiyle çırpınan Cemal’in üzerine abanmış, onu yatakta tutmaya çalışıyor ve  “ çabuk bana havlu ve su getirin “  diye bağırıyordu. Yerde, oduna dolanmış ve orta yerinden kopmuş urgan duruyordu.  Uyku ilacının etkisiyle iyice uyuşan Cemal  kurtulmak için çabalıyor ancak bunu başaramıyordu. Açık kapıdan odaya dolan ışık doğrudan yatağı aydınlatıyordu.  O an Cemal’in gözü bana ilişti.   “ yetiş Zehra’m “ diye bağırdı. Olduğum yerde  dona kaldım.  Ancak bu sadece birkaç saniye sürdü. Sonra  hemen banyoya koşup bir havlu kaptım ve lavabo’nun yanında ağzına kadar dolu  duran kovanın içine iyice bastırdım. Havluyu kovadan çıkardığımda, çektiği sudan iyice ağırlaşmıştı. Banyodan yatak odasına  gidene kadar sanki zaman durdu.  Kendimi  dışardan seyrediyor gibiydim.  Odaya daldığımda Cemal  halaAhmet’in ağırlığı altında debeleniyordu. Üzerinden  hala sular akan havlu’yu olanca gücümle onun yüzüne bastırdım.  Nefessiz kalınca  daha bir panikledi.“ 
 
 
Kendimi, titrek  mum ışığının aydınlattığı kafesin ardından  bir günahkarın itiraflarını dinleyen  papaz gibi hissediyorum.  Kafesin diğer yanındaki  ses,  günahlarından arınacağı inancıyla,  yaptığı tüm kötülükleri en ince ayrıntısına kadar hatırlamak için insan üstü bir çaba gösteriyor.   Nefes bile almaya korkarak, sel suları gibi önümden akıp  giden  bu trajedi nehrini  izliyorum.  Kızıla çalan bu nehrin üzerinde yarıya kadar suya gömülmüş bir evin,  kökünden sökülmüş ağaçlarla   ve  bu felaket  yaşanmadan hemen önce bahçesinde neşeyle koşuşturan küçük insan bedenleriyle birlikte sürüklendiğini hayal ediyorum.  
“Cemal’in  bu halini gören annem daha fazla dayanamayıp çığlığı bastı ve  Ahmet’in ellerine sarıldı.  Yapmayın!!!Ama  ağabeyinin  canını almaya kararlı Ahmet  annemi  sertçe iterek yere düşürdü ve işini bitirmek üzere Cemal’e döndü.  Oysa  Ahmet’i bu işe ikna etmek için ne diller dökmüştüm. “  
Ahmet’in adını ünleyen  genç kadının  buzdan suratı,  içinde bir yerlerde yanan ateşin etkisiyle  erimeye başlıyor, yağmur damlaları gibi görüş odasının zeminini ıslatıyor.  Eriyen buzlar sert çehreyi yumuşatıyor.  Gülümsediğini bile söyleyebilirim.
 
“ Oğlan doğduktan sonra   Cemal  evin  yolunu iyice unuttu.  Tembellikten damını bile aktarmadığı bu mezbelelik,  kış günlerinde  içeri üfleyen soğuk bir yandan,  rutubetten küf bağlayan duvarlar bir yandan  beni canımdan bezdirdi.  Karda kışta bata çıka bebek kucağımda, yediğim dayaktan bitap köy meydanındaki kahvede pinekleyen  erkeklerin önünden utanç içinde geçer oldum.  Ahmet , Cemal’in en küçük kardeşidir.  Askere gitmeden kafaya koymuştu beni kaçırmayı ama ben o cesareti gösteremedim. Ah benim aptal kafam!  Başımızda erkek yoktu.  Ahmet askerdeyken Cemal  gelip beni amcamdan istedi.  Oysa ki  Ahmet’in beni sevdiğini bilirdi. Amcam,  anamın  ve benim itirazlarımızı dinlemedi  everdi  beni Cemal’le.  Asker dönüşü  Ahmetbeni  böyle köy meydanından ser sefil geçerken görürmüş.  Bir gün baktım evin kapısı çalınıyor. Açtım ki Ahmet  karşımda. Ne istediğini sordum ilgisiz gibi görünerek.  Lafı eveledi geveledi.  “Seni çok mu dövüyor bu it oğlu it ?”  Kalmışım öyle. Çarptım kapıyı suratına koştum bebeme sarıldım. “
 
Sessizlik…Hikayenin nereye gittiği belli. Benim için çok geç olmadan  bu empati kurma zafiyetinden kurtulmalıyım. Hala bu cinayetin yasal sonuçlarını hafifletecek bir sebep duymayı ümit ediyorum ama çok sıradan bir hikayeyle karşılaştım sanırım.  Karşımdaki, olayları belli bir kronolojik sırada anlatmaktan giderek uzaklaşıyor.  Cinayet anını ne kadar detaylı anlatıyorsa, altında yatan sebebini açıklamayı da o kadar  öteliyor.  
Görüş odasının,  mahkumların getirildiği koridora bakan penceresi açık. İçerden bebek ağlaması geliyor.  Zehra birden  kulak kesiliyor.   Koridorda  kucağında bebekle gardiyan   beliriyor.  Birkaç adım  sonra içerdeler.  “ Bu bebek susmuyor, karnı  acıktı anlaşılan “  diyerek bebeği Zehra’ya uzatıyor gardiyan kadın. Zehra daha bebeği kucağına almadan  artık refleks haline gelmiş bir hareketle bir göğsünü açıyor ve bebeği kucağına bastırıp arkasını dönüyor. Ağlamaktan mosmor kesilmiş bebek ağzını annesinin süt dolu memesine dayar dayamaz fişi çekilen bir radyo gibi sessizleşiyor.  Zehra’nın düşmüş omuzlarının şiddetle sarsıldığını görüyorum. Sessizce ağlıyor. Bu manzaraya bakamayıp başımı gardiyana çeviriyorum.  Bir buzdan heykel  daha.   Koyu lacivert pantolon jilet gibi ütülü.  Üzerindeki  t-shirt  duvardaki gri’nin bir ton açığı. Nedense kadının ev halini merak ediyorum. Sıkıca arkasında topuz yapılmış saçları açıldığında beline kadar iniyor olmalı. Parmağındaki yüzükten evli olduğu anlaşılıyor. Evde eteğine sarılan çocukları varsa onlara karşı da bu kadar sert mi acaba? Bu dört duvar arasına girerken kadınlığını dışarıda bırakan bu gardiyan, her akşam cezaevini terk ederken,  benim gibi, içerde kalanlar yada en azından onların masum çoluk çocuğu için bir nebze olsun elem duyuyor mu  sormak isterdim. Cevap evet ise bu beni biraz rahatlatabilirdi.
 
 “ Bebek benimle kalabilir mi ? diye soruyor Zehra ,  annesinin kokusuyla rahatlamış bebeği nazikçe sallarken. 
 
“ Ver, ver şunu bana ! Doğurmadan önce düşünseydin “  diye nefretle çıkışıyor  gardiyan kadın.
 
Bebeği  dalından bir gülü koparır gibi çekip alıyor anasının kucağından.  Az önceki sorumun karşılığını böylece alıyorum.  Gardiyan böyle yaparak bize devletin koruyucu, kollayıcı, adalet dağıtıcı yüce erkini göstermiş olmanın gururu ile kucağında bebek terk ediyor odayı.  Bu erk öyle güçlü ki,  benzetme doğa anaya haksızlık olsa da, çaktığında tüm göğü aydınlatan ve geceyi gündüze çeviren devasa boyutlarda bir şimşeğin karanlığa uzanan ve kılcal damarlara benzeyen incecik kollarından birine dokunmuşsunuz gibi yakıyor sizi bu empati yoksunu  devlet görevlisinin  tavırları.  Kundaktaki güneşinin koridorlarda yansıyan son ışıkları da kaybolunca  Zehra benim orada olduğumu hatırlıyor. Buzdan surattan  yere damlayan su damlacıkları yine donuyor.  Yüzüne aynı sert ifade gelip oturuyor.
 
Ciğeri sökülürcesine bir acıyla ağzından birkaç kırık dökük sözcük dökülüyor;  “ Anneme ve  Ahmet’e, Cemal’in beni  uyuşturucu parası bulmak için sattığını söylemem  aylarımı aldı.”
 
Boğazım düğümleniyor.  Zehra’ya birkaç gün sonra yeniden geleceğimi, annesi  veAhmet’le görüşeceğimi ama artık onların avukatı olduğumu  güç bela söylüyorum gözlerimi onun gözlerinden kaçırarak.
Dışarda gün sona ermek üzere. Güneş ufkun ötelerinde artık  ama  yeniden doğacağını müjdeleyen gül pembesi  bulutlar  beni karanlık günlerin elbet bir sonu olacağına inandırıyor.

Görüntülenme Sayısı: 2421

FAHRİ ÖNER Yazarın Diğer Yazıları