Kuşadası Haberleri

FAHRİ ÖNER

 
Aklım ermeye başlayıp otobüs muavinine emanet edilecek yaşa geldikten sonra, İstanbul’un beton keşmekeşini geride bırakıp  uçsuz bucaksız Konya ovasını geçtiğim ve  doğduğum topraklara döndüğüm sayısız yolculuğum vardır.  Aklımda en çok kalanı ilk yolculuğumdur; Doğduğum kasabaya geleli bir kaç hafta olmuştu.  Aylarca  hayalini kurduğum tatil  nihayet başlamıştı . Tozlu bahçe yolunda, böğürtlen çalılarının arasından sızan güneşin yolumu eğlenceli  bir yolculuğa çevirdiğini hatırlıyorum.   Sık çalıların arasında ötüşen bülbüllerin sesi,  yürürken araba kornasına alışık kulaklarıma sihirli bir flütün nameleri gibi geliyordu. Yol boyunca sessizce akan ırmak yazın sıcağında serinliğini  koruyor, döne  dolana dağlardan ovaya binlerce yıldır süren sonu gelmez yolculuğundan yorulmuş  gibi görünmüyordu.  Yolculuğuma eşlik eden ırmakta  her an devinen suya baktıkça,  onun  kilometrelerce uzunlukta ve çok yaşlı bir tür canlı olduğunu düşünürdüm.   
Yeni  edindiğim  arkadaşlarımı çok sevdiğimi hatırlıyorum.  Çok farklıydılar şehirli çocuklardan. Önceleri  gülmüştüm  kulağa garip gelen o  aksanlarına.  Sanki gürültülü bir çağlayan akıyordu çocukların ağzından. Ne çok seviyorlardı konuşmayı.  Sanki yabancı bir lisanı çözmem gerekmişti bir süre. Bu hayhuy arasında birkaçıyla pek yakın arkadaş olmuştum. Konuştuğumuz konular pek dişe dokunur şeyler değildi ama bunu  bilinçli olarak yapmıştım. Konuları dallandırıp budaklandırarak yeni edindiğim arkadaşlarımı utandırmak, işin aslı onları kaybetmek istemiyordum. Kurduğum cümleler  şayet fazlaca düzgün olursa aramıza bir set çekebilirdi. Günlerce onların şivesini çalışmıştım beni yadırgamasınlar diye.
 
 
Kasabalı  çocuklar da beni  çabuk benimsemişlerdi.  Beni onlardan  ayıran  şeylerden en dikkati çekeni  beni pek güldüren ve koca koca adamların bile farkına varmaksızın yaptıkları gibi bu çocukların  kelimeleri eze eze çatlak bir sesle konuşmalarıydı. İnsan bu ses tonuyla konuşurken nasıl ciddiye alınmayı düşünebilir demiştim kendi kendime. Bir de kıyafet konusu vardı .  Neredeyse utanarak giyerdim spor ayakkabılarımı ve dizime kadar uzanan şortlarımı. Onlarsa bütün bir yaz boyunca aynı kıyafetle gezerlerdi. Üstelik bu kıyafetleri  hem Ağustos sıcağında hem Aralık soğuğunda giydiklerini sonradan öğrenmiştim. 
 
 
Hatıralarımın bu kadar net bir şekilde beynime üşüşmesi  ilginç.  Irmak şimdi geniş bir kavisle sağa doğru dönüyor.  Sık ağaçların koyu gölgesinde yetişen zehirli mantarlar  cazip renkleriyle ilgimi çekiyorlar.  Bu çocuklardan ilk öğrendiğim şey  zehirli mantarları  diğerlerinden nasıl ayırt edeceğimdi.  Bir süre daha yürüyorum. Irmağın iki yakası  neredeyse biçilmeye hazır buğday başaklarından oluşan bir set arasından akıyor artık. Nihayet gideceğim yere ulaşıyorum. Burnuma gelen keskin tezek kokusu midemi  kaldırmak bir yana  bana neşe veriyor.   Bu koku tüm arkadaşlarımın  üzerine sinmiş.  Nenem defalarca uyarmıştı beni,  “ bu çocukların evlerine girme, günlerce keçi gibi kokuyorsun”  diye.  Ama nafile. Bayılıyorum ben bu kokuya.
Köy hayatı birkaç hafta içinde  beni daha  enerjik yapmıştı.  Sabahın köründe uyanıp dışarı fırlıyor akşam hava kararmadan geri dönmüyordum. Bu yaz ziyaretlerine en çok  nenem seviniyordu.  Dedemin adını taşıyorum ve bu  bana  hepsi kız diğer 8 torun arasında hala bir ayrıcalık sağlıyor. Bu  yeterdi onun beni  sevmesi  için ama sanki aramızda  daha derin bir bağ vardı.  Nenem  kocasını kaybedeli çok zaman olmuştu. Çiftliği 40 yıldır tek başına  çekip çeviren oydu.  Sabahları çok erken saatte,  içine gömüldüğüm mis kokulu yorganın altında uyurken,  nenemin  çalışanlara emreden sesiyle  uyanırdım.  İstediğini  yaptırmaya  alışık,  kararları tartışılmayan  güçlü bir karakterin sesiydi bu. Gelgelelim küçük torunu söz konusu olunca  akan sular dururdu. Nasıl yıkardı  nenem banyoda beni...  “ Sular aşağı,  oğlum yukarı...”
 
 
Misafirliğe gittiğim  iki  katlı  ev hemen ırmağın kenarına inşa edilmiş  ve oldukça büyük.   Salkım söğütler dallarını ırmağa sarkıtmış dinleniyor.  Bu sakinlik ve durgunlukta zaman da durmuş gibi. Kimsede bir telaş göremezsiniz. Bahçe duvarının  üzeri  dere kenarından kesilen kamışlarla kaplanmış. Çocuklar, kurumuş bu kerpicin arasından  çektikleri kamışlarla  ok yapar, salkım söğüdün esnek dallarından uydurdukları  yayla kuş avlamaya çıkarlar. Asırlık meşe ağacından yontulmuş ağır bahçe kapısına tüm gücümle yaslanıyorum.  Boyumun hizasının biraz üstünde, merkezine doğru iyice koyulaşan , avucum büyüklüğünde iki budak görüyorum.  Kapının budakları kocaman birer göz gibi  gelen  misafirleri karşılıyor. Kapı gıcırtısına kulak kabartan köpek ortalığı ayağa kaldırıyor. Boş bulunup irkiliyorum. Tüylerim diken diken.  Bahçenin tam ortasındaki dut ağacına bağlı köpek sadece geceleri serbest bırakılıyor. Özellikle köpeği kızdırıyorlar ki saldırgan olsun. Hayvan havlarken ağzından yerlere saçılan köpük ona daha da korkunç bir görünüm veriyor. Köpeğe bir isim vermek kimsenin aklına gelmemiş.  
 
 
Evin sakinleri,  bahçenin hemen dışında  akan ırmaktan bir kanal kazarak suyu içeriye, bahçeye almışlar. Su kanalı bahçeyi boydan boya kat ediyor ve diğer  taraftan  duvardaki  bir delikten çıkıp yine ırmakla buluşuyor. Suyun şırıltısı köpeğin bağrışmaları arasında kayboluyor. Sabahın erken saatleri  ama ev halkı çoktan uyanmış,  günlük işlerine koyulmuş. Evde iş  görmeyen tek kişi büyük dede.  Adam o kadar yaşlı ki suratı bahçede köpeğin bağlı olduğu ağaç gibi yol yol olmuş . Bütün hayatı güneş altında açık havada geçen bir insanın yüzü artık bakıra çalan rengiyle toprağın  yüzüne benzer. Bu yüz o toprak kadar serttir. Ama bazen bir çocuk kalbi, o sert görüntünün altında yatan yaralı, hassas  yüreği hisseder. Arkadaşlarımdan birinin dedesi olan  bu yaşlı adamı ilk gördüğüm anda  çok sevmiştim.  Yaşlı sesi hala eski güçlü  günlerinin  tınısını barındırıyor. Adamın çok torunu var. Sayısını kendi bile bilmiyor. Savaş görmüş  gençliğinde. Üç buçuk sene evine dönememiş. Derinden gelen davudi sesiyle anlattığı  ve beni büyüleyen hikayesine göre, savaş alanlarında, gurbette yitip giden arkadaşlarının anıları yüreğinde evine döndüğünde,  artık eski o değilmiş. Gençliğinde avcıymış  dede  ama  “insan öldürmek başka bir şeydi “ diyor. 
 
 
“ Kurşun değdi mi insanın bedenine nasıl da onu savuruyor bir yana. O an ölmemek için öldürmek gerektiğini anlıyor insan. Bunu kabullenemeyen ,  insan canı almayı kendi insanlığıyla bağdaştıramayan ise yok olup gidiyor savaş meydanlarında.  Uzaktan insanı vurup öldürmek bir süre sonra o kadar  zor gelmemeye başlamıştı   bana ama süngü süngüye savaş her şeyden farklıydı.  İşte,  benim gibi bir insan, dokunabileceğim kadar  yakınımda.   Nefesini  hissedersin,  düşmanın günlerdir su yüzü görmemiş bedeninin  ter kokusu burnunun direğini kırar. Bu kokuda korkuyu, özlemleri, kaçıp kurtulmak isteğini hisseder, sendelersin.  Sana yabancı hisler değildir bunlar. Bu canı aldığında korkular, özlemler, anılar, her şey silinir gider. Oluk  oluk  kan akar bedenden, pişmanlık hisseder, o gözlere bakamazsın. Bilirsin ki yitip giden bu hayat geride gözlü yaşlı evlatlar, analar, babalar bırakır. Onları tanımazsın ama ne fark eder. Sen de onun gibi birilerinin eşi, çocuğu, sevdiği değil misin? Boşunadır artık,  ellerini ne kadar yıkasan da faydasız. Kan kokusu içine siner, peşini asla bırakmaz…”
 
 
Yaşlı adamın yorgun gözlerine bakıyorum, kendini kapattığı hapishanenin parmaklıklarına… Çevreyle ilişkim tamamen koptu.  Can kulağıyla dinliyorum.
 
 
 “…masumiyet neden bu kadar ruha dokunur? Günahkar bedenlerde hapsolmuş ruhlar sonsuza dek lanetlendiklerini hissederler  ama bu bedende  yaşamaktan başka çareleri olmadığını da bilirler.  Ne zaman masum bir ruh hissetseler,  özlemle kıvranırlar   yeniden başlamak için. Yaşlı bir köylünün günahkar ruhunun masumiyete duyduğu  özlem… Saçma mı?  Hayır!  Ruhlar  insan bedenlerine  hapsedilmiş zamansız yolculardır.  Bu gördüğün ihtiyarın  bedeni de ona fazla gelen bu ruhu zor zahmet taşıdı  bu güne dek. Ruh bunaldı, sıkıldı  bedenimin  geçmiş tecrübelerinden ,  günahlarından.  Biliyorum hep masumiyeti aradı  bıkmadan,  usanmadan.  Şimdi anlıyorum ki ruhu taşıyan bedenim kendi mükemmel dizaynının  farkında bile değildi.  Akılsa  bedenin suç ortağı.  Beden nasıl işlediğini bilmez ama yine de çalışır, yaşar.  Akıl bu makineyi beladan uzak tutmak için vardır ama bunu becerebilen akıl daha görülmemiştir .  Ruhum bu dünyaya ait değil. Ruh- beden eşleşmesi öyle tesadüfidir ki, bazen böyle benim gibi  anlaşılmaz gariplikler doğurur.  Kozmik bir şaka gibi…”   
 

Beni hayretlere düşüren bu yaşlı adam da, bende ona yakın gelen bir şeyler sezmiş olmalı.  Saatler boyu dertleştiğimiz o sıcak ve sakin yaz günlerinde  arada bir eski günlerin bulanık hayallerinin kafasını karıştırdığını,  hatırlamak için kendini zorladıkça ruhunun  sıkıldığını, zaman ve mekanın  ona dar geldiğini hatırlıyorum. 

Görüntülenme Sayısı: 456

FAHRİ ÖNER Yazarın Diğer Yazıları