Kuşadası Haberleri

FAHRİ ÖNER

 
İşte doğdum. Hem de bir leğenin içine…Ahşap zemin telaşlı adımlar altında gıcırdıyor. Ikınmaktan gözleri kan çanağına dönmüş annem kucağına verdikleri mucizeye inanmaz gözlerle bakıyor. Kan ter içinde. Saatler süren doğum çok zor oldu. Halam annemin karnına bastırdı var gücüyle. Vay fırlama …diyesiniz var ama öyle değil. Çok uslu bir çocuktum ben.  İlk nefesim  çok canımı yakıyor. Sanki ciğerlerimi söküp atıyorlar. Çıkardığım  sesten kendim korktum. Bu güne kadar kulağıma gelen sesler uğultu halindeydi.  Şimdi ise beynimin içinde konuşuyormuş gibi herkes. Kendimi bildim bileli karanlıktaydım.  Bu ışık inanılmaz derecede rahatsız edici. Gözlerim kamaşıyor.  Beni yatırdıkları yerden tavana bakıyorum. Tavan uzun kavak ağaçlarının hızardan geçirilmeden öyle doğal formlarıyla birbirine eklenmesiyle  oluşturulmuş.   Yıllar içinde,  kuruyan ağaç gövdeleri formunu kaybetmeye başlamış  ve araları  biraz açılmış.   Şaşı  bakan  gözlerimin ilk gördüğü manzara bu. Tavan arasını mesken tutan güvercinlerin dışkıları zaman zaman bu aralıklardan aşağı dökülüyor.  Hayatta ilk gördüğüm ağaç olan kavak tüm hayatım boyunca  giderek büyüyecek olan doğa sevgimin adeta bir nişanesi.  Kavak ağaçlarını, bahar aylarında taze sürgünleri çıktığında,  o yemyeşil kıyafetleriyle görmek lazım.  Çocukluğumda, bağ evinin balkonundan  gök yüzünü seyre koyulmadan önce daima kavaklara bakardım.  Rüzgarda hışırdayan, eğilip bükülüp birbirine giren dallarına bakakalırdım saatlerce. Yeşile hayranlığımın sebebidir bahar aylarında yeni filizlenen kavak yaprakları.   Kavağın yeşili, gök yüzünün mavisi  ve bulutların beyazı…Bir  insan karakterine  mutlaka katılması gereken renklerdir.
 
 
Ebeme bakıyorum. Hiç anneme benzemiyor. Şişman,  hem de öyle şişman ki kolları boğum boğum.  Ancak bunca kiloyla koşturmasına rağmen hiç terlememiş. Çiçekli patiskadan şalvarının içine kaç çocuk sığar bilmem.  Ama işinin  ehli.  Zerre kadar paniklemedi. Saatlerdir bir taraftan annemle uğraşırken bir taraftan da  babama  ve halama laf yetiştirip  talimatlar veriyordu.  Kasabanın hemen güneyinde yükselen Torosların koynunda kurulu dağ köylerinden birinden göçmüşler buraya.   Evlerinin damında bir kaç inek besliyorlar. Geçimlerini süt satarak sağlıyorlar. Evlerinin pencereleri  küçücük.  Kışın sert soğuğundan başka türlü korunmak imkansız.  Yine de evin içinden çok, geniş terasta  vakit geçiriyor tüm aile. Dağları görmeden yaşamak onlar için  imkansız. Tıpkı benim de sonradan fark edeceğim gibi.
 
 
İlk gençlik yıllarımdan  itibaren  azığımı sırt çantama tıkıp elimde çifte, yanımda köpeğim kendimi dağlara vurup,  sık sık dağ  köylerini ziyaret edeceğim.  Bu ziyaretler benim en mutlu anlarımdır. Bu bölgede yüksekliği 3500 metreyi bulan  yalçın  Toros sıra dağları  ile onlara paralel daha alçak tepelerin arasında kalan vadide bir biri peşi sıra dizilmiş dağ köyleri  mesafe olarak şehir merkezine pek uzak olmasa da sanki  başka bir zamanı yaşar gibidirler.  Akşam vakti güneş ufukla öpüşürken   bu dağların rengi mora döner. Köylerin hemen bitiminden  dik bir meyille zirveye doğru yükselen tepelere köpek dişleri gibi saplanmış kayalıklar arasından esen rüzgar türlü melodiler mırıldanır kulağınıza.  O rüzgarla siz  de yükselmek istersiniz engin maviliğe. Ne var ki, yere bu kadar yakınken  özgür olamayacağımı düşünürüm.  Uzaklaşmam gerektiğini hissederim.  İçimden bir ses daha, daha  yükseğe çık!!  diye seslenir.  Botlarıma çakıl taşları dolmuş, dikenler ayak bileğimden  diz kapaklarıma  kadar her yerimi kanatmış…  ne gam.  Vücudumdaki tüm gözeneklerden dışarı  hücum eden ter alnımda, kaşlarımın arasından süzülerek göz pınarlarıma dolar, görüntü bulanıklaşır, aldırmam. Bilirsiniz bu yüksekliklerde meyve ağacı olmaz. Buralar, çam ormanlarının son sınırıdır. Çam ağaçları giderek seyrekleşir. Ama bolca Ardıç ağacı  görebilirsiniz.  Sanki çektikleri acılardan,  gövdeleri  yılankavi kıvrılmıştır. Aşağılarda kalan ağaçlar  güneşe ulaşmak için birbirleriyle yarışır, dallarını yukarılara doğru uzatırlar. Dip dibe büyürler. Oysa sıkı sıkıya birbirine yanaşmış ardıç ağaçları  göremezsiniz buralarda.  Hep birbirlerine mesafelidirler.   Sanırım onlar da benim gibi özgürlüklerine düşkünler .  Ardıçların kokusu başımı döndürür. Aralarında gezinirken sanki bir zamanlar bu ağaçların böyle bulundukları yerde sabit olmadıklarını, buralarda gönüllerince gezindiklerini  ve sonra  bir gün gelmiş, hepsi gezinmekten yorulmuş ve  bulundukları yere köklerini salmışlar da öylece kalmışlar gibi hayal ederim. Kimi ardıç ağacının gövdesi öyle garip şekillerde bükülür ki, uzaktan onları biraz da hayal gücünüzü devreye sokarak farklı şekillerde görebilirsiniz. Bazen ayaklarını uzatmış dinlenen bir köylü, bazen ağaç dibine yaslanmış bir koltuk bazen de birbirine sarılmış iki sevgili görebilirsiniz.
 
 
Neden buradayım diye sorarım kendime.  O kadar yolu geri dönmek, o kadar çabayı çöpe atmak için mi? Hayır ! Biraz daha gayret etmeliyim.  Zirve avcumun  içinde sayılır. Oraya vardığımda  uygun rüzgarı yakalamalıyım.  O rüzgar kimi yanında götüreceğini iyi bilir. Siz coşan ruhunuzu ete kemiğe büründürmelisiniz bu yolculuğa çıkmak için. Açarım  kollarımı iki yana ve gözlerimi kapatırım.  Ne kadar minik ve önemsisiz  bu devasa kütlenin yanında.  Gerçi  üzerindeyken  boyutlarını kavramak imkansızdır. Görüş alanınız ufukla sınırlıdır. O kütle ki, böylesi yükselebilmek binlerce yılını aldı. Ovanın yüzü yarıldı, dipten gelen güç öyle muhteşemdi ki  sanki milyonlarca ton ağırlığında bir bebek ana rahminden dışarı fırlıyordu. Ne yazık, bu  doğumu seyreden insan yoktu ortalıkta. Gerçi olsa da bir insan ömrünün algılayabileceği bir hareketlilik değildi, sonsuza dek sürecek bir doğumdu yaşanan.
 
 
Ağırlığımın  kaybolduğunu hissederim  birden.  Rüzgar kavrar  bedenimi  ve ayaklarım yerden kesilir . Beni havalandıran esinti  sanki  evrenin sırrını fısıldar kulaklarıma.  Daha önce hiç duymadığım sesler…. Cümleler değil, daha çok müzik gibi. Ne inanılmaz çabuklukla kavrar  beni.  Daha önce ne hayatıma ne de beni çevreleyen bu dünyaya karşı  hiç bu kadar ilgili, hassas, meraklı olmadığımın ayırdına varırım. Anlayacak, hissedecek,  yaşanacak ne çok şey varmış. Ve sevecek… Yazık bu hislere sahip olmadan geçen zamana.  Yükseldikçe tanıdık manzara değişir.  Çok uzakları görebilmek mümkündür şimdi.  Ufuk çizgisi yüzlerce kilometre ötede olmalı. Ayakta dikilmiş, tepeden bir makete bakan çocuk gibiyim. Aşağıdayken aşılmaz görünen engeller şimdi benim için çocuk oyuncağı.
 
 
Boşlukta sessizce  dönen koca bir küre var karşımda. Siyah, kadife bir örtüye gömülmüş. Nasıl gelmiş buraya? Topaç gibi döndüğü de söylenemez.  Ne kadar vakur… Hızlanırsa, üzerindekilerin uzaya fırlamasından korkar gibi yavaşça dönüyor. Belli ki sakinlerini koruyor, kolluyor. Havada yüzen bulut kümeleri tül perde misali saklıyor aşağıda olup biteni.   
 
 
Hazmedemeyeceğiniz, anlayamayacağınız  kadar uzaklarda pırıltılar görüyorum. Sayılamayacak kadar çoklar. Yaz akşamlarında parıldayan ateşböcekleri gibi. Hepsini toplayıp cam bir küreye yerleştiresiniz geliyor. Oysa burada buz gibi bir rüzgar boşluğun her yerine nüfuz etmiş, sanki soğuk bir nefes yalayıp geçmiş devasa boşlukları. Orada aşağıda, şu koca yuvarlığın üzerindeki hayatım ne kadar  acınası geliyor bana şimdi. Ben orada bihaber, sıkışık, huzursuz, gönülsüzdüm.  Oysa burada bir anlamı yok bu hislerin.  Bu düzen ve birlik huzur vadediyor.
 
 
Büyüklük, mesafeler insanı sarhoş ediyor.  Bunları anlamak için bu kadar yol gelmeye de gerek yokmuş şimdi anlıyorum. Dönüp kendime bakmam yetermiş meğer.   Anlıyorum,  ben de  aynı harçta karıldım.  Sol elimdeki atomlar bir yıldızda, sağ elimdeki atomlar başka bir yıldızda oluştu milyarlarca yıl önce.   Bende bir araya geldiler. Ne muhteşem bir şey…  Şimdi aşağı inme vakti, geldiğim yere…  
 
 
İçine doğduğum bu eve bayıldım.  Doğduğum odanın bir duvarında birbirine bakar vaziyette el büyüklüğünde alçıdan yapılmış iki  arap kadın  figürü  var. Kafalarında  kırmızı birer şapka.  Kadınların etli dudakları da  şapkaları  kadar kırmızı.  Sanki hararetli bir sohbetin tam ortasındalar.  Diğer duvarda İspanyol bir kadın resmi. Bu resim dikdörtgen bir tuvale çizilmiş. Pastel renkler ağırlıkta. Kadın bir çeşme başında resmedilmiş. Hafif yan dönmüş . Üstündeki gömleğin kolları kıvrılmış, esmer teni ortaya çıkmış. Yüzü ifadesiz.  Fonda yemyeşil bir çayır  uzaklardaki  tepelere doğru uzanıyor. İspanyol kadın,  Arap   bacıdan daha çok ilgimi çekiyor.  Daha bir günlüğüm ama hoşlandığım  belirli  bir kadın tipi var sanırım.
 
 
Annemle beraber yattığımız karyola  oldukça yüksek. Baş kısmındaki korkuluğa  dövme demirden zarif  yapraklar ve çiçekler işlenmiş.  Annem  ufak tefek,  minyon tipli. Yatakta oturunca ayakları yere değmiyor.   Yıllar sonra beni annemin yanında görenler bunu sen mi doğurdun diye soracaklar. Şimdilik bu odadan dışarı çıkmış değilim.  Ama evin geneline hakim olan  hava bana çok tanıdık ve güven verici  geliyor.  İnce kemikli kibar yüzü, devrin modasına uygun ve kendisine çok yakışan bakımlı bıyıklarıyla film yıldızlarına benzeyen ve ihtimamla  üzerime eğilip benimle konuşan şu genç adam,  babam.  Beni çok sevecekmiş gibi bakıyor.  Yaklaşınca yoğun bir tütün kokusu alıyorum. Beğenmedim bu kokuyu.  Zaten hayat boyu da hiç hoşlanmadım sigaradan.  Ama çocukluk  yıllarımda, babamın koynuna uzanınca, daha doğrusu burnumu  her zaman yaptığım gibi onun koltuk altına dayayınca aldığım baba kokusuna karışan sigara kokusu, bana hiç te  itici gelmezdi.   
 
 
Yoruldum… Kapattım gözlerimi. Ama odadakilerin seslerini hala duyuyorum.  Seslerindeki gerginlik tamamen kayboldu.  Doğum anının büyüsü bozuldu artık sanırım. Bu büyü dünyanın her yerinde her an binlerce kez tekrarlanıyor biliyorum ama yine de bu onun mucizevi bir an olduğu gerçeğini değiştirmiyor.  Kadının, yaşamında en kudretli olduğu an bu andır. Başardığı şey neyin ispatıdır acaba? Sonraki yıllarda bu konuda çok kafa patlattım…
 
 
Beni o an için bir şeye benzetemeseler de uzun bir yolculuk yaparak geldim buraya.  Yolculuk konusunda tahmin edemeyecekleri kadar tecrübeliyim.  Pek bir yere gidemedim gerçi. Yolculuk hep olduğum yerde geçti. Daha ziyade zamanda bir yolculuktu diyelim. Ortalık hep karanlıktı   fakat  zamanda yol alırken önünüzü görmeniz gerekmiyor.  Zaten sadece ileri doğru gidebiliyorsunuz. Başladığım noktadan doğduğum ana kadar, pişman olup ta geri dönmeyi istediğim bir durumda kalmadım. Gerçi sonraları bunu ölesiye istediğim anlarım çok olmuştur…
 
 
Daha ailenin İstanbul’a taşınmasına, yaz tatillerinde buralara gelip arka balkonda kavak ağaçlarının ardından görünen  yalçın dağlara bakmama, mutfaktaki  tel dolabın üst rafındaki reçel kavanozuna ulaşmaya çalışırken  dolapla birlikte devrilmeme, mutfak penceresine bakan salkım söğüdün dallarından kırbaç yapmama  ve ağacın hemen altındaki  kerpiçten yapılmış hilal şeklindeki ocakta mısır ütmeme çok zaman var.
 
 
Babam  enteresan bir adam. Bazı akşamlar arkadaşlarıyla ava gidiyor ve birkaç gün gelmiyor. Annem benimle baş başa kaldığı böyle akşamlarda bana dert yanıyor. Anlıyorum ne söylediğini  ama cevap veremiyorum.  Gözlerimde ona hak verdiğimi gösteren bir bakışla karşılık veriyorum ona. Annem henüz  23 yaşında. İstanbul’da doğmuş büyümüş. Ticaret Lisesini bitirmiş. On parmak daktilo öğrenmiş. Kendisinden 2 yaş küçük halam gibi öğretmen olmak istiyor ama babam izin vermiyor. Çocuk sayısı hakkında babamın başka planları var. Annem hayatında ilk defa kasaba hayatı yaşıyor.  Piç vişneye, utancından babasız vişne diyor. Ahalinin baygın baygın konuşmasına da bir türlü alışamamış. Gece gibi kara saçları ve gözleri var annemin. İncecik, narin yapılı. Babam onu üniversiteye giderken her gün bindiği tramvay’da görmüş ilk kez.  Takip eden günlerde babam  aynı tramvaya aynı gün içinde defalarca inip binmiş ta ki onu yeniden görüp  konuşacak cesareti bulana kadar.   Ailesine gidip  bir kızla tanıştığını ve onunla evlenmek istediğini söyleyince, aile kızın kimlerden olduğunu araştırmaya girişmiş.
Anneannem Şekibe hanım, dedem Muhittin’le genç yaşta evlendirilmiş.  Muhittin uzak bir akraba çocuğu. Orta okulu bitirdikten sonra babasının kunduracı  dükkanında çalışmaya başlamış. Eli bu işe çok yatkınmış. Genç yaşta, para kazanmanın tadına varmış. Asker dönüşü evermeye karar vermiş babası onu.  Oğlan bu karara karşı çıkmamış. Her sene bir çocuk hesabıyla evliliğin üçüncü yılında,  Şekibe  iki erkek çocuğu kucağına almış.  Evliliğin dördüncü yılında Muhittin hem evlilik  hem de kasaba hayatından bunalmış ve İstanbul’a çalışmaya gitmiş. Üstelik orada bir de kadın bulmuş kendine. 
 

Babam  orta okul yaşı geldiğinde dedem onu İstanbul’a yatılı okula göndermiş. Zehir gibi akıllı bir çocukmuş. Orta okul, lise derken üniversiteye gidecek yaşa gelmiş. Dedem onu Ankara’da hukuk fakültesine yazdırmış. Fakat hayta babam bir sene boyunca okula uğramamış bile.  Sevememiş bir türlü bu okulu.  Yıl sonu geldiğinde dedeme durumu anlatmış. Adamcağız küplere binmiş ama elden ne gelir. Sormuş, oğlum sen ne okumak istiyorsun diye. O da İstanbul’da iktisat okumak istiyorum deyince yeniden İstanbul yollarına düşmüş. İşte böylece babamın babası, ailesini terk edip  İstanbul’a giden annemin babasını oralarda bulup bir güzel kalaylayınca, annemin ailesi  yeniden bir araya gelmiş ve ailenin 3.cü çocuğu olarak annem dünyaya gelmiş.  Babam da onca yıl sonra sen git koca İstanbul’da annemi bul… (Devamı Var...)

Görüntülenme Sayısı: 523

FAHRİ ÖNER Yazarın Diğer Yazıları