Kuşadası Haberleri

FAHRİ ÖNER

1938 Yaz
 
Toprak yolda cüssesinden beklenmeyen bir çeviklikle yürüyen orta yaşlı adam kasaba  merkezinin biraz dışında  kalan iki katlı evin kapısına ulaşınca  soluklanmak için durakladı. Sabahın bu erken saatinde bile havanın çok sıcak olacağı belliydi. Soğuk geçen kış ayları geçmiş yıllara göre daha uzun sürmüş neredeyse bahar günleri yaşanmadan yazın sıcağı bastırmıştı. Gri renkli,  önü her iki yandan  bastırılarak göze hoş gelen bir form kazanmış şapkasını  eline aldı ve ensesine kadar inen teri  lavanta kokulu mendiliyle sildi. Gözleri ayakkabılarına takıldı. Titizlikle her sabah boyayıp parlattığı  ayakkabısı  aylardır yağmur yüzü görmemiş yolun üzerini kaplayan  pudra kıvamında  tozdan  rengini kaybetmişti. Yol boyu dizili çoğu kerpiç evlerin  kapı önlerinde   bu evlere giren çıkan ev sahipleri ve misafirlerin ayakkabı izleri gözlenirken , şimdi kapısına ulaştığı bu  evin kapı önü neredeyse hiç bozulmamış bir toz katmanıyla örtülüydü. Evin pek fazla gelen gideni olmadığı anlaşılıyordu.  Bir eliyle kapının ahşap kolunu  tutarken  diğeri ile de kapı kilidinin dilini kaldıran mandala bastırdı. Kapı gıcırdayarak  genişçe bir avluya açıldı.  Adam edindiği terbiye gereği,  bahçe dış kapısı bile olsa hiç kimsenin kapısını böyle teklifsizce açıp içeri dalmazdı ama bu evin sahipleri ile olan yakınlığı ve kulağına gelen haberlerin vahameti bu seferlik kibarlığı bir kenara bırakmasına sebep olmuştu.  Telaşlı misafir uzun  boylu,  henüz pek belli olmasa da ilerleyen yıllarda kilosundan muzdarip olacağı sinyalleri veren,  yapılı  bir adamdı. Yüz hatları simetrik ve muntazam,  alnı hafif dışa doğru kavisli, koyu kahverengi gözleri geri kalmışlığı tescilli bu kasaba halkının  çok ötesinde bir anlayışa sahip olduğunu gösterircesine parlak ve anlamlıydı.  Ailesinin tarihi  kasabanın kuruluşuna kadar dayanıyordu. Yüz yıllarla ölçülen bu zaman diliminde soyu, sadece bu kasabanın değil çevre kasaba ve köylerin ve hatta bağlı oldukları  vilayetin sosyal ve ekonomik hayatında kalıcı izler bırakmıştı.  Ovaya kurulu kasabanın  artık dış mahalleleri haline gelmiş ve kasabanın güneyinde  doğu- batı istikametinde  uzanan sıra dağlara yaslanmış verimli topraklar  yüzyıllarca ataları tarafından işlenmiş, kimi yerler meyve bahçelerine kimi yerler  buğday ve şeker pancarı tarlalarına dönüştürülmüştü.   Ancak tıpkı imparatorluğun kaderi gibi, savaşlar  bu ailenin de gücünü yavaş yavaş tüketmiş,  savaşlarda yitip giden  sayısız erkeğin açtığı boşluk bir türlü doldurulamamış, aile fertleri zaman içinde elde avuçta kalan malların büyük kısmını elden çıkararak gösterişsiz ve sade bir  yaşam sürmeye alışmıştı.  Yine de nesilden nesle aktarılan karakter özellikleri yok olmamıştı. Gururlu ve onurlu insanlardı.
Daha avlusuna girerken  hissedilen hüzün,  kerpiç evin duvarlarına , pencerelerine , bahçe zeminine döşenmiş  taşlara işlemiş gibiydi. Boş avluyu hızlıca geçen adam evin kapısını çalarken kontrollü bir sesle evin sahibesine seslendi; “ Şekibe hanım! Benim, Saip  hoca. “  Saip Hoca  bir kaç dakika sabırla bekledi kapı önünde. Bir süre sonra kapı açıldı.  Kadın,  kucağında iki yaşlarında bir erkek çocuğuyla kapıda göründü. Kucaktaki çocuktan birkaç yaş daha büyük olan diğer erkek çocuk  anasının arkasından merakla  kapıdaki misafire bakıyordu. Çocukların annelerine olan benzerliği kapıdaki misafiri şaşırttı. Kemerli burunları,  kömür karası saçları, kocaman yuvarlak gözleri, bembeyaz tenleri ile kasaba ahalisinin genel  görünüşüne pek uymuyorlardı.
 
 
Kadının genizden gelen sesinde, sabahın köründe gelen bu misafirden dolayı bir  rahatsızlık değil daha ziyade merak vardı.
 
 
“ Hayırdır  Saip  hoca? Buyur,  geç  içeri “  
 
 
Saip Hoca, yol boyu paçalarına kadar bulanan tozu,  temizliğini ve titizliğini bildiği Şekibe hanımın evine taşımamak için ayakkabılarını birkaç kez sertçe zemine vurarak  ve elleriyle pantolon paçalarını  çırparak temizledi.  İçeri  buyur edildiği oturma odası oldukça genişti.  Duvara asılı  gaz lambasının camı pırıl pırıldı. Kadının sabahın bu erken saatinde evin temizliğini bitirdiği, gaz lambasını her sabah böyle parlatacak kadar silmesinden temizliğe belki de gereğinden fazla önem verdiği  anlaşılıyordu.  Evin  duvarlarının kalınlığı pencere ceplerinden belli oluyordu.  Büyük oğlan  anasının yanından ayrılıp her zaman  yaptığı gibi salon pencerelerinden birinin geniş sahanına ilişti ve  gelen misafiri merakla seyre koyuldu. Misafir ,  Şekibe hanıma oğlanların ne de çabuk büyüdüklerini söylerken   asıl ziyaret sebebine  nasıl geleceğinin hesaplarını yapıyordu. Bu yüzden  hiç adeti olmadığı halde ev sahibesinin yüzüne bakmaksızın gözlerini oturma odasının içinde gezdirerek lafı geveledi.  Muhatabı bir erkek olsa işi kolaydı. Sohbet politikaya gelip dayandı mı Saip  hoca’nın  söyleyecek çok lafı vardı.  Cumhuriyet ilan edileli  15  yıl olmuştu  ama   ne yazık ki asırlardır ruhlarına işlemiş geleneklerden kurtulamayan halkın ekseriyeti  kendilerini hala vatandaş değil kul olarak görüyordu.  Cehalet diz boyu ,  fukaralıksa alışıldık bir şeydi. Kendisi gibi  okuyup  yazmışı o kadar azdı ki, nasıl kalkınacak bu ülke diye kederlenmekten kendini alamaz,  davet edildiği sohbet toplantılarında kendisini dinleyenleri biraz olsun içinde bulundukları koyu cehaletten kurtarmak ümidiyle  bıkıp usanmadan konuşurdu.  Politika konuşmak şaşılacak derecede çabuk benimsenmişti halk arasında.  Elbette bu sohbetlerin olduğu mekanlarda kadınlar bulunmazdı. Hal böyle olunca onun gibi okumuş yazmış, aydın birisi bile kendi hanımından başka bir kadınla baş başa kalınca nasıl davranılır ,  konuya nasıl girilir bilemezdi.  Sessizce geçiştirilen birkaç dakikadan sonra nihayet ziyaret sebebine gelebildi. 
 
 
“ Geçen gün parti binasına uğrayan Mehmet efendi,  Muhittin efendinin İstanbul’a göçtüğünü söyledi. Açıkçası seni  burada iki çocukla yalnız bırakmış olmasını aklım almadı.” 
 
 
Kadın huzursuzca kıpırdandı. Söylenecek ne vardı ki? Geride bırakılmış olmanın, terkedilmenin utancı yüreğini dağlıyordu.  Başını öne eğdi.  Saip hoca kadının bu üzgün ve kırılgan halini görünce sıkılganlığını üzerinden attı. Bunca yıllık mahalle komşularının başına gelen bu felaket  nasıl defedilebilir diye  günlerdir kafasında evirip çevirdiği düşüncelerini ortaya koymaya hazırdı.
“ Kabul edersen benim bir fikrim var. İhtimal ki Muhittin efendi geçici bir bunalımdadır.  Olur böyle şeyler evlilik hayatında.  Ben  ilk otobüse atlayıp İstanbul’a gitmeyi düşünüyorum. Oraya varınca Muhittin efendi ile konuşup seni ve çocukları yanına almasını  tembihleyeceğim.  Bu yaptığının hem ayıp  hem de günah olduğunu birinin ona söylemesi lazım. “ 
 
 
Şekibe hanımın  gözlerinde beliren minnet ifadesi göz yaşlarıyla yıkandı. Kucağındaki bebeğe biraz daha sıkı  sarılarak Saip hoca’ya baktı ve

 “ Allah senden razı olsun “  dedi. (Devamı Var...)

Görüntülenme Sayısı: 963

FAHRİ ÖNER Yazarın Diğer Yazıları