Kuşadası Haberleri

HALİL AKGÜN - Makale ve Öykü Yazarı

                                                    

 

            ‘Roman’ a kompozisyon diyemem. Kompozisyon kısadır. Şiir de kompozisyon olamaz, çünkü manzumdur. Uzun öyküye de kompozisyon diyemem, çünkü o da uzundur. Makale, deneme kompozisyon olabilir. Benim türüm olan kısa hikâyeye kompozisyon diyebiliriz.

            İlkokulda kompozisyonum iyiydi. Ortaokulda daha da iyiye gitti. Lisede çok çok iyi duruma geldi. Dokuzdan, ondan aşağı not almazdım.

            Benim için kısa öykü yazmak, sağlam bir kompozisyon yazabilmektir. Girişi,  gelişmesi, sonucuyla… güzel bir kompozisyon meydana getirebilmek.

            Kompozisyonu beğenmişsem öykü güzeldir, öyküyü beğenmişsem kompozisyon sağlamdır. Zevk verici bir kompozisyon içimi rahatlatır, mutluluk verir. Yani, benim düşünceme göre kısa öykü ile kompozisyon özdeşleşmiştir.

            Bazı insanlar kompozisyon yazmak kolaydır diye düşünebilirler; hâlbuki plân yapmak, düşünmek, kurguyu oturtmak, örnekler yaratmak o kadar da kolay bir şey değildir.

            Belki de 200-300 sayfalık bir romanı iki üç sayfaya sığdırmak, özetlemek, kısaltmak, fazlalıkları atmak, az ve öz yazmak…hiç de kolay değil.

            Marangozun ince işlemeler yapması, heykeltıraşın etkili oymalar meydana getirmesi, aşçının yemekleri ölçülü ve süresinde pişirmesi, futbolcunun şahane bir frikik kullanması gibi bir şey.

            Lisedeyiz…O gün, kompozisyon dersinden yazılı olacağız. Aradan yıllar geçtiği için konunun ne olduğunu şimdi hatırlayamıyorum. Edebiyat öğretmenimiz Ayşe Hoca. Hangi konuda yazacağımız tabii ki derste belli oluyor. Önceden hazırlıklı değiliz. Süre kırk dakika.

            Yazmaya başladık sınıf olarak. Herkes sessizlik içersinde. Arkadaşlar akıllarına geleni yazmaya çalışıyorlar. Ayşe Hoca sıraları dolaşıyor, sürenin dolmasını bekliyor.

            Ben ne yazacağım diye düşünüyorum. Gözlerim bir yere odaklanmış. Dakikalar geçiyor. Aklıma bir şey gelmiyor. Düşüncelerimi bir türlü toplayamıyorum. Ne yazacağım? Nasıl başlayacağım? Nasıl bitireceğim? İşin içinden nasıl çıkacağım? Sıkıntı basmış, hafif terlemeye başlıyorum.

            Bakıyorum, bazı arkadaşlar yazılarını yazmışlar, çıkıyorlar. Sınıf, birer birer boşalıyor. Öğretmen sabırla bekliyor. Bitirenlerin kâğıtlarını düzenli şekilde üst üste koyuyor. Zaman zaman kürsüden dışarıya bakıp, dalıp gidiyor.

            Ayşe Hoca, beni çok sever, bazen sert tartışmalar geçer sınıfta, atışır dururuz, ama yine de çok sever beni. Yazdıklarımı merakla okur. Haksız yere not kırmamaya çalışır. Duygusal davranmaz. Öğretici, yapıcı olmaya özen gösterir. Olgun bir şekilde gençlik hatalarımızı, taşkınlıklarımızı affetmeye, hoşgörülü olmaya dikkat eder.

            Ders bitim zili çalmaya çok az kalmış. Benim aklıma konuyla ilgili hâlâ bir şey gelmiyor. Hatta, konu dışı şeylere kayıyor düşüncelerim. Durmuş kalmışım. Moralim bozuluyor. Endişelenmeye başlıyorum. Galiba kâğıdı boş olarak vereceğim diye düşünüyorum. Sıkıntılı bir durum. Ayşe Hoca da bunu fark etmiş. Allah Allah bu çocuğa bir şey mi oldu acaba diye uzaktan meraklı bakışlar içersinde. Arasıra yanımdan geçip, bir bana bir de boş kâğıda gözünü dikiyor.

            Öğrenci arkadaşların çoğu çıkmış. Sınıfta altı yedi kişi kalmış. Hepsi de kendinden geçmiş. Bir şeyler karalamaya çalışıyorlar. Zile beş altı dakika kalmış.

            İşte o anda bana sanki ilham geliyor. Dakikalarca kafamda kurmaya çalıştığım kompozisyon birdenbire beynimde yerli yerine oturuyor. Hızlıca bir giriş yapıyorum. Daha sonra cümleler arka arkaya geliyor ve gelişme bölümünü motor gibi yazıyorum. Bir iki dakika kalmış ki zile, kompozisyonun sonuç paragrafını bağlıyorum. Her şey son anda oluyor. Beş dakika içersinde süper bir düşünce ve yazı hızıyla kompozisyonu bitiriyorum.

            Ayşe Hoca ise bu sıralarda sabırsız vaziyette, bir an evvel yazılının bitmesini istiyor. Kürsüden kalkıp sınav kâğıtlarını toplamaya çalışıyor.

            Kompozisyon kâğıdımı en son ben veriyorum. Ayşe Hoca, verdiğim kâğıda şöyle bir bakıyor. Önünü arkasını merakla çeviriyor. Şaşkınlıkla bana bakıyor:

            -Oğlum, bu kâğıt beş dakika önce bomboştu. Ne çabuk doldurdun?

            -Hocam, aklıma bir şey gelmedi. Son anda düşünce ve yazı yoğunluğu yaşadım. Hızlıca kompozisyonu çıkarmaya çalıştım.

            -Sen böyle yapmazdın. Niye böyle oldu?

            -Aklıma iyi bir yazı gelmeyince bir şeyler karalamanın önemi yoktu hocam! Ben de öylece bekledim durdum!

            -Aferin! Sıfır alacaksın zannettim!

            İşte böyle…bazı kompozisyonların kafamda geç oluşması beni derste zor durumda bırakmıştır.

            Kısa öykülerimi de hep kompozisyon yazar gibi düşünürüm, plânlarım. Bereket versin kısa öykülerimi yazarken zaman sınırlaması yok. İstediğim sürede yazabiliyorum. Ancak, yine de her öykümü bitirişimde, bu son anda kompozisyon çıkarışım gelir aklıma. Sonra da şunları düşünürüm:

            -Nasıl, bu öykü iyi bir kompozisyon oldu mu?

            -Kompozisyon olarak bu öykü yerine oturdu mu?

            -Fazlalıkları var mı?

            -Eksiklikleri var mı?

            -Kulağıma hoş geliyor mu?

            -Gözüme güzel görünüyor mu?

            -Yazdığım yazı içime sığdı mı?

            Sonra da her kompozisyon notlarım okunuşu sonucunda Ayşe Hocamın yanıma yaklaşarak söylediği sözler canlanır kulaklarımda:

            -Halil, sen yazar olacaksın!

Görüntülenme Sayısı: 431

HALİL AKGÜN - Makale ve Öykü Yazarı Yazarın Diğer Yazıları