Kuşadası Haberleri

SAVAŞ HOŞTAŞ - Siyaset Bilimci

 

            Binlerce yıllık tarihi olan devletimizin kritik bir sürece karar vereceği bir döneme geçiyoruz. Bu geçiş süreci elbette sancılı olacak; ancak bu sancıların kutlu bir doğumun habercisi olduğunu görmekteyim. Bu bilinçle bir vatandaş olarak öngörülen yeni sistemi "ideolojik" tercihten ziyade "işlevsel bir düzenleme" mahiyetinde anlatmaya çalışacağım.

 

            Öncelikle, tarihte yer alan devletlerimizin yönetim şekillerine ilişkin kısa bir perspektif sunalım:

 

            Bu perspektif sadece bize ait olan devletlerde değil genel bir çerçevede olabilir. Örneğin; Orta Asya'da kurulan devletlerimizin tarihine baktığımızda yürütme hiç bir zaman "çift başlı" olmamıştır. Han, Kağan, Hakan, Bey, Sultan gibi geleneksel isimlerle adlandırılan yöneticiler yürütme işlevini monist yapıda kurgulamışlar ve uzun yıllar devletleri ayakta tutmayı başarmışlardır.

 

            Büyüyün devletlerden bazıları ise yönetim işlevini Doğu-Batı şeklinde ayırarak "çift başlı" yürütme şekline geçmişler; bu geçiş ise devleti zayıflatmış ve yıkıma sürüklemiştir.

 

            Anadolu'ya ayak basıp büyüdükten hemen sonra Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu diye ikiye ayrılan devletin yönetim kademesi nasıl zaaf yaşadıysa ve devleti yıkıma sürüklediyse yönetimdeki çift başlılık adı ister demokrasi olsun ister otokrasi fark etmeksizin devletin karar alma mekanizmalarında ikirciklik oluşturur ve devleti parçalanmaya iter.

 

            Devletlerin zayıflaması, parçalanması, yıkılması elbette sadece yönetim şekillerine bağlı değildir ancak yönetim şekilleri bu süreçlerin hızlanmasına ya da engellenmesine vesiledir.

 

            Osmanlı Devleti kuruluş, yükseliş ve duraklama dönemlerinde devletin yönetim mekanizması tek elde toplanmış, Padişah ülkenin yönetiminde karar verici olmuştur. Aynı şekilde Büyük Britanya'da kral ya da kraliçe yönetimde karar verici olarak tek mercii olarak kurgulanmıştır.

            Devletlerin yapısını bozmak, fıtratına uymayan unsurları dayatmak strateji olmakla beraber soğuk savaş teknikleri açısından gayet elverişli zeminlerdir. 1215 Magna-Carta ile başlayan Vestfalya anlaşması ile ulus-devlet paradigmasının fikri temelleri atılan, 1766 Virginya Sözleşmesi ile ABD'yi kuran, 1786 Fransız İhtilali "milliyetçilik" akımı ile harekete geçirilen parçalama projeleri Osmanlı'nın "yeni dünya düzenindeki" yerini de planlamıştı.

 

            Nitekim dağılma ve yıkılma dönemlerine giden süreçte Islahat, Tanzimat, Meşrutiyet gibi Batılılaşma eğilimleri ile devlet zap-u rabt altına alınmaya başlandı. Yönetim sistemini padişahın yanında meclis kurarak sözde denge-fren parametresi ile demokratikleştirmeyi söylediler.

 

            Buna direnen padişah(başkan) İttihatçı bir darbeyle görevinden azledildi. Sonrasında ise 623 yıl dünyaya hükmeden koca imparatorluk 5 yıl içinde paramparça edildi.

 

            1923'te ulus-devlet paradigmasının eseri olan bir devlet kurduk. Kuruluş sürecinde yaşananlar, konuşulanlar, planlananlarla kurulan devletin fıtratı tamamen farklıydı. Milli egemenliği öngörmelerine rağmen milletin teveccüh ettiği alanları kapattılar. Tek parti diktatörlüğü millere rağmen millet için paranoyasını işletti.

 

            Cumhuriyetle birlikte geçmişi unutturulmaya çalışılan, geçmişiyle hiç bir bağı kalmasın diye afyonlanmak istenen nesiller büyük zulümlere, insanlık dışı uygulamalara maruz bırakıldı. Bunları yaparken uyumlu bir çift başlılık sistemiyle hareket ettiler.

 

            Bugün öngörülen yeni sistem için diktatörlük gelecek diyen hayır cephesi dün de Menderes düşmanlığı ile ona hayır dediler; Özal düşmanlığı ile ona hayır dediler; Erbakan düşmanlığı ile ona hayır dediler. Argüman değişmedi; neden hayır dediklerini bilmeden sırf Erdoğan düşmanlığı ile yeni sisteme hayır diyorlar.

 

            Halbuki diktatörlükten dem vurdukları sistem aslında bugün var olan ama kullanılmayan mevcut sistemin vermiş olduğu yetkilerdir. 1982 Anayasası ile Kenan Evren'e diktatörlük yetkisi verilmişti. Dün bu yetkilere karşı çıkmayanlar bugün bu yetkileri sınırlandıracak yeni maddelere karşı çıkıyorlar.

 

            Bu maddeler nelerdir;

 

            Madde 104 - Cumhurbaşkanı Devletin Başıdır(...)

            a) Yasama ile ilgili olarak: *Türkiye Büyük Millet Meclisini gerektiğinde toplantıya çağırmak, *Kanunları yayımlamak, *Kanunları tekrar görüşmek üzere TBMM'ye geri göndermek, *Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları gerekli gördüğü takdirde halkoyuna sunmak, *Kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün, tümünü veya belirli hükümlerini Anayasaya şekil veya esas bakımından aykırı oldukları gerekçesiyle Anayasa Mahkemesine iptal davası açmak, *Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar vermek

            b) Yürütme alanına ilişkin olarak: *Başbakanı atamak ve istifasını kabul etmek, *Başbakanın teklifi üzerine bakanları atamak ve görevlerine son vermek, *Gerekli gördüğü hallerde Bakanlar Kuruluna başkanlık etmek veya Bakanlar Kurulunu başkanlığı altında toplantıya çağırmak, (...) *Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı Kuvvetlerinin Başkomutanlığını temsil etmek, *Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar vermek, *Genelkurmay Başkanını atamak, *Milli Güvenlik Kurulunu toplantıya çağırmak.

            c) Yargı ile ilgili olarak: *Anayasa Mahkemesi üyelerini, Danıştay üyelerinin dörtte birini, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilini, Askeri Yargıtay üyelerini, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi üyelerini, Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini seçmek.

            Yukarıdaki yetkiler bir cumhurbaşkanına verilmiş ancak bu yetkilerle ilgili yapmış olduğu hiç bir işleminden sorumlu tutulmamıştır.

            Ancak 2002 ile birlikte bir zihniyet dönüşümü yaşayan ülkemiz ve milletimiz bu dönüşümün gereği olan hükümet sistemini sorunsalını da çözmelidir. Hayır diyenler bu dönüşüme karşı çıkıyorlar; yani vesayet anayasası kalsın, günün birinde bir diktatör gelsin tüm kazanımları tarumar etsin istiyorlar.

            Mevcut anayasanın cumhurbaşkanına verdiği yetkilerle "diktatör" yakıştırması yapanlar, şimdi ise mesele Erdoğan değil bu anayasa kalsın diyorlar. Aslında "siyasi varoluş" mücadelesi veriyorlar. Evet diyenler kişiye bağlı kalmadan hükümet krizlerinin yaşanmaması, hatta böyle bir ihtimalin kalmaması için duruş sergilerken, hayır diyenler sistem bekçiliği yapmak istiyorlar.

            Maddelere geçmeden önce vurgulamamız gereken bir diğer kavram ise "rejim elden gidiyor" söylemi. Hayır diyenlerin argümanlarından birisi "Evet diyenler neden evet dediklerini bilmiyorlar" yaklaşımı. Bu yaklaşımı tersten okuduğumuzda ise CHP'nin "hayır" kampanyasını yürütmesi için Şili'den getirdiği reklamcı Ferrada'nın değerlendirmesi gayet anlamlı oluyor. Ferrada şöyle diyor, "Ben bir haftadır buradayım, "hayır" oyunun ne önerdiğini anlamış değilim."

 

            Ayrıca "rejim elden gidiyor" sloganlarıyla yine bu milletin değerlerini hedef alanlar imam-hatipleri kapatanlar, başörtüsünü "devlete meydan okumak" olarak görenler hangi rejimden bahsediyor olabilir? 23 Şubat 2017'de Bölge Postasındaki yazımda ( http://bolgepostasi.com/rejime-ragmen-milli-irade.html ) Rejime Rağmen Milli İrade başlığında bir yazı kaleme almıştım, hangi rejim olduğuna da buradan erişmemiz mümkündür.

 

            Rejim tartışmaları ile maddesel olarak da konumuza girmiş oluyoruz. Yeni Anayasa ile öngörülen ve 16 Nisan'da oylayacağımız maddelerde neler var?

 

            Öncelikle rejim tartışmasında sanki rejim değişir algısı yapılıyor. Ancak önümüze sunulan maddelerin hiç birinde rejimin değişeceğine yönelik bir madde yok; yine demokrasi var. Getirilen eleştirilere baktığımızda yeni sistemin cumhurbaşkanını antidemokratikleştirdiği, denge-fren sisteminin olmadığı söyleniyor.

 

            Halbuki, denge-fren sistemi öngören bu sistemde meclis seçimleri ile cumhurbaşkanı seçimleri eş zamanlı yapılacak. Meclis aritmetiği cumhurbaşkanından bağımsız şekillenecek. Yani, cumhurbaşkanı %51 ile gelmiş olursa partisinin de aynı oranda mecliste temsil edilmesi şart değildir. Mevcut sistemde yürütme, yasamanın içinden çıktığı için aynı aritmetik söz konusu iken yeni sistemde cumhurbaşkanı %60 bile alsa partisi mecliste muhalefette kalabilir. Bu da ciddi bir uzlaşma ve denge-fren sistemini inşa eder.

 

            Kanunları çıkaracak merci yürütme değil, yasamadır. Mevcut sistemde yukarıda da değindiğimiz gibi yürütme, yasamanın içinden çıksa da kanun teklif etme yetkisi vardır. Yeni sistemde yürütmenin kanun çıkarma yetkisi yoktur.

 

            Hemen burada diğer eleştiriye bakmak gerekirse, "Kanun çıkmazsa bile Cumhurbaşkanı KHK'lar ile ülkeyi yönetecek ve herhangi bir denetime tabi tutulmayacak" yaklaşımı var.

 

            İşin maddi boyutundaki hatalı söylemler tamamen algı değiştirmeye yöneliktir. Bakınız yeni sistemin öngördüğü KHK çıkarma durumu şu şekildedir: Cumhurbaşkanı kararnameleri kanuna aykırı olamayacak. Kanuna aykırı bir KHK çıkarılmak istenirse kanun onu ilga edecek.

 

            Mevcut sistemde başbakan ne derse KHK ona göre şekilleniyor ve engellenemiyor. Parlamenter sistemin gereği olarak siyasi parti disiplininde başbakana rağmen aykırı bir kanun dahi çıkmıyor. Yine mevcut sistemde KHK ile kanunlar değiştirilebilir.

 

            Yeni sisteme göre ise hem meclis aritmetiğinde hem de diğer hallede denge-fren sistemi mevcuttur. Yani, KHK kanunlara aykırı olamaz, KHK ile kanun değiştirilemez. Ayrıca meclis aritmetiğinde muhalefet daha güçlü olduğu durumlarda kanunların çıkmasında dahi uzlaşı kaçınılmaz olacaktır. Sadece bu madde dahi "tek adam yönetimi" yalanını çökertmeye yetmektedir.

 

            İstisna olarak, cumhurbaşkanı sadece "bütçe kanununu" hazırlar. Ancak burada da ciddi sınırlamalar var. Hazırlanan bütçe meclisin onayını sunulur. Hazırlanan bütçe reddedilirse "geçici bütçe" hazırlanır. Geçici bütçe de reddedilirse önceki yılın bütçesi değerleme oranına göre arttırılarak uygulanır. Kısacası yeni sistemde örtülü ödenek gibi sınırsız bütçe kullanımı da ortadan kalmış oluyor.

 

            Mevcut sisteme göre cumhurbaşkanı yapmış olduğu hiç bir eyleminden sorumlu değil; yalnızca vatana ihanetten yargılanabiliyor. Peki ya vatana ihanetten yargılanması için ne gerekiyor?

 

            1982 Anayasasına göre, TBMM üye tamsayısının 3/4 çoğunluğu ile yüce divana sevk ediliyor. Ancak sevk edilmiş olsa bile yargılanması mümkün olmuyor. Çünkü "suç ve cezanın kanuniliği" ilkesi gereği işlenen suçun tanımı yapılmadığı için cezası tayin edilemez. Ülkemizde mevcut hukuki düzende vatana ihanetin fiilini suç olarak düzenleyen bir kanun yoktur.

 

            Ancak yeni sistemde öngörülen madde ise cumhurbaşkanının yargılanması için 2/3 çoğunluğu yeterli görmektedir. Ayrıca suçun kapsamı genişletilmiş; yapmış olduğu tüm iş ve işlemlerden sorumlu hale getirilmiştir.

 

            Önemli ve üzerinden en çok algı oluşturulan maddelerden biri ise "cumhurbaşkanı parlamentoyu fesih yetkisi sahip olacak ve istediği zaman tüm milletin iradesini bir kişi feshedebilecek" yalanıdır.

 

            Burada tek taraflı fesih söz konusu değildir. Aynı yetki parlamentoya yani yasamaya da verilmiştir. Kaldı ki reel sebepler olmadığı sürece hiç kimse keyfi yere böyle bir yetkiyi kullanmayacaktır. Kullanırsa ne olacak? Bilindiği üzere cumhurbaşkanı sadece iki dönem için seçilebiliyorken milletvekilleri sınırsız seçilme ehliyetine sahiptir. Böyle bir karar alınırsa diyelim ki 5 yıllık ilk dönem için seçilmiş bir cumhurbaşkanı fesih kararı aldı. görev süresini dolmadan böyle bir karar aldığında kendi görev süresini yok etmiş olacak.

 

            OHAL kararnameleri şu anki durumdan farklı olmayacak ve aynen devam edecek. Burada önemli olan unsur ise "sıkıyönetimin" kaldırılıyor olmasıdır. Sıkıyönetimde gerek açıktan gerekse gizli bir askeri yönetim vardır. Siviller dahi askeri mahkemelerde yargılanmaktadır.

 

            Anayasa Mahkemesi ve HSYK ile ilgili eleştirilerde ise yargının bağımsızlığını kaybedeceği, siyasileşeceği söyleniyor.

 

            Mevcut Anayasada bu alanların atamalarıyla ilgili zaten bir kamplaşma var. Kürsü hakim ve savcılarının HSYK üyesi seçmesi ideolojik bir durumu oluşturuyor.

 

            Öngörülen yeni sistemde ise HSYK 13 üyeden oluşacak; 4'ünü cumhurbaşkanı atayacak 7'ini de meclis seçecek. Burada yanlış anlatılan ya da eksik bırakılan nokta ise görev süreleridir. Bir defa cumhurbaşkanı 5 yıl için seçilecek; HSYK üyeleri ise 12 yıl için seçilecek. Yani bir cumhurbaşkanının görev süresi bittiğinde HSYK üyeleri görevlerine  devam ediyor olacaklar. Bu pencereden bakıldığında tek adama bağlılık diye bir durum söz konusu değildir.

 

            Zaten hem mevcut sistemde hem de yeni sistemde öngörülen bu konu siyasetten çok ahlaki boyutla ilgilidir. Liyakat esaslı kişiler bu alanda olursa kimin seçtiğinin bir önemi yoktur. Burada getirilmesi gereken eleştiri hakimlerin ve savcıların yetiştirilme biçimine yönelik olmalıdır.

 

            Bir başka önemli unsur ise HSYK üyelerinin seçiminde meclis aritmetiği durumudur. 7 üyeyi meclis seçecek demiştik. Bu üyelerin meclisten seçilmesi için 3/5 çoğunluk gerekmektedir. Bu oran ciddi bir orandır ve oylamalarda çıkması zordur. Hayır diyenlerin iddia ettiği gibi 4 üyeyi cumhurbaşkanı kalanını da meclisteki partisi seçmeyecektir. 3/5 oy oranı alınamazsa her bir üye için kura çekim usulü ile üyeler belirlenecektir. Hala yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı üzerine soru işareti var mı bilemiyorum!

 

            Muhalefete rağmen 3/5 oy almak oldukça zor demiştik; zaten amaç ortak akıl ile, uzlaşı ile ülkemizin yönetimini sağlamaktır. Buna bile "hayır" diyorlar işin garip kısmı da burada.

 

            Askeri yargının kaldırılıyor olması da demokrasi açısından elzemdir. Çünkü askeri alan görev yerinin dışına çıktığında neler olduğunu şahit oluyor ve aynı zamanda yaşıyoruz. Kendisini vesayet olarak gören bu kurum mevcut anayasan aldığı güçle "darbe yapma" hakkını bile kendinde buluyordu. Düşünün ki asker biri sivil birini öldürse sivil mahkemeler ona karışamıyor ancak askeri mahkemede ve kendi usullerince adalet tecilli ettirmeye çalışıyorlardı. Yeni sistemde artık "adalet önünde eşitlik" sağlanmış olacak.

 

            Son olarak üst düzey kamu yöneticilerini cumhurbaşkanı atayacak. Burada da eleştiriler akıl tutulması olarak var. Hayır diyenler bu maddeyi sanki sadece Tayyip Erdoğan'a veya AK Parti'ye verilecekmiş ya da girecekleri tüm seçimleri kaybedeceklerini kabullenmişler gibi yansıtıyorlar. Şirket yönetiminde dahi atayacağımız kişileri kendimiz belirliyorken bürokraside daha hızlı ve etkin karar almak için atılan bu adıma karşı çıkmak akla zarar bir yaklaşımdır. Kaldı ki cumhurbaşkanı değişince bu isimleri yeni gelecek cumhurbaşkanı belirleyecek; mantık çalışma arkadaşları ve ekip çalışası mantığıdır.

 

            Yukarıdaki maddeler tüm dünya sistemleri incelenerek hazırlanmış ve Türkiye'ye özel olarak madde madde dizayn edilmiştir. Büyük düşünenler kendi dönemlerinde devletin tıkandıklarını gördüklerinde bu reçeteye "Başkanlık, Cumhurbaşkanlığı Sistemi" reçetesine başvurmuşlardır.

 

            Necmettin Erbakan, devletin yönetim şekli hastalığına "Devlet başkanlığı ile hükümet başkanlığı birleştirilecek, icraya kuvvet, sürat ve müesseriyet kazandıracaktır. Başkanı tek dereceli olarak millet seçecektir" dediği 1973 Milli Selamet Seçim Beyannamesinde bu reçeteyi yazmıştır.

 

            Turgut Özal, hayırcılara rağmen siyasi istikrar sorununu çözecek ilacı "başkanlık sistemi" olarak reçeteye yazmıştır.

 

            Alparslan Türkeş, yine bu hastalık için, "başkanlık sistemi olarak adlandırdığımız bu görüşümüzün tahakkuku halinde devlet başkanı, referandum ile bizzat milletin kendisi tarafından seçilecek ve böylece halkın yönetime katılması ve kendilerini ilgilendiren konularda alınacak kararlara bizzat iştirak etmesi sağlanarak milli demokrasi tesis edilmiş olacaktır" şeklinde reçete yazmıştır.

 

            Türkiye'nin kırılma dönemlerinde görev almış bu isimler, tarihi kırılmaların sebebini "hükümet şeklinden" ya da "yönetim şeklinden" kaynaklandığını, mevcut yönetim şeklinin darbelere, statükoya, vesayete, tahakküme zemin hazırladığını görerek bu istekte bulunmuşlardır.

 

            İstikrarsızlık, yönetimde büyük boşluklar oluşturmuş; koalisyon yönetimleri karar almakta zorlanmış ve hatta karar alamamıştır. Bu kadar siyasi boşluğu da elbette darbe, vesayet, statüko gibi demokrasi dışı argümanlar doldurmuştur.

 

            Yeni sistemin en güzel yanı da istikrar sorununun ortandan kalkacak olması,, koalisyonların tarihe gömülecek olması, bir daha darbeye, vesayete izin vermeyecek yönetimin benimsenecek olmasıdır.

 

            Önümüzde tarihi bir fırsat bizi bekliyor; eğer bu treni kaçırırsak hem 15 yıllık zihni dönüşüme, hem de gelecek adına büyük ve geri dönüşü olmayan bir yıkım yaşarız. Milletin kararı kendi geleceğinin tesisi için olacaktır.

 

            Eğer birileri size "bu sistem federalizmi getirecek, ülke bölünecek" gibi gerçeklikle bağdaşmayan sözler kullanırsa onlara şunu hatırlamayı unutmayın. "Madem bu sistem bölünmeyi getirecek, madem federalizm olacak, o zaman bölünmeyi en fazla isteyen HDP, Kandil neden "hayır" diyor?" Bakın sadece bu soru bile geleceğimiz adına doğru kararlar vermemiz için bize ışık tutacaktır.

 

            Önemli bir anekdot ile makalemi bitireyim.

 

            Ülkemizin yönetim sisteminde önünü kesen, nepotizme izin veren, milletvekilleri iş takipçisi yapan parlamenter yapı ve bürokratik oligarşi ortadan kalkıyor. Anayasa'dan hemen sonra yapılacak yasalarla yeni seçim usulü de ortaya çıkacak. Örneğin dar bölge seçim sisteminde artık merkezin kendi iradesiyle belirlediği ancak seçmenin parti liderine ya da karizmatik lidere olan bağlılığı, sevgisi sebebiyle oy verdiği vekiller olmayacak.

 

            Bunun yerine milletin içinden, milletle sürekli temas halinde olan gerçek manada vekiller seçilmiş olacak. Ayrıca örneğin, Adana 14 milletvekili çıkarıyorken merkezden 14 kişilik liste geliyor. Biz burada istemediğimiz kişilere 1-2-3 vs. sıradaki adaylara oy vermek zorunda kalıyoruz. Yeni sistemde ise 14. sıradaki adaya dahi oy verebileceğiz ve güçlü bir şekilde irademizi ortaya koyacağız.

 

            Vesselam.

Görüntülenme Sayısı: 1360

SAVAŞ HOŞTAŞ - Siyaset Bilimci Yazarın Diğer Yazıları