Kuşadası Haberleri

FAHRİ ÖNER

 
Yüzlerce kilometre boyunca metal  bir şerit üzerinde korkutucu bir hızla dönen sayısız tekerlek yolculuğun sona ermek üzere olduğunu anlatan fren gıcırtılarıyla hız kesti ve kara bir yılan gibi yol alan tren beyaz bir örtü gibi tüm şehri kaplayan kar yağışı altında tren garına girdi. Yol boyu tüm ülkeyi bir baştan bir başa kat eden  bir sürü tekerlekli odadan oluşan bu  uçsuz bucaksız katarın her bir penceresi,  günlerdir gezi belgeseli yayınlayan televizyon ekranı gibi hareketli görüntülere sahne oluyordu. Seyircilerin bir kısmı, özellikle henüz ilk okul çağına gelmemiş olan çocuklar, tren artık durmuş olmasına rağmen  her an değişen bu manzaralardan büyülenmiş gibi  hala pencerelere bakıyorlardı. Tonlarca metal yığınını sırtında taşıyan tekerleklerin birbirine eklenmiş 20 şer metrelik raylar üzerinde yol alırken çıkardığı ses, sürekli kendini tekrar eden  bir ritimde çalınan anonim bir melodi gibi kompartımanları dolduruyordu.  Sabırsızca kompartımanlardan fırlayıp vagonların kırmızı halı kaplı daracık  koridorlarını  dolduran çoğunluk ise birbirinden çok farklı sebeplerle  bu yolculuğa çıkan ve acı veren ayrılık zamanlarını bir an önce sona erdirmek isteyen eşler, sevgililer, çocuklar ve  anne- babalardan oluşuyordu.
 
 
110 yıllık tren garı, doğurduğu  yavruları süt dolu memelerini emsinler diye olduğu yere yan yatmış devasa bir köpek bedenini andırıyordu. Her biri iki insan boyu uzunluğundaki  pencereler 5 katlı bir
bina yüksekliğindeki kavisli yapının duvarlarında intizam içinde sıralanıyordu. Birbirine paralel altı peron güney istikametinden binanın içlerine doğru uzanıyordu. Böylece saatler boyu süren yolculuk sırasında yüzlerce insanın nefesi ve hiçbir zaman ayar tutmayan kaloriferlerin sıcağıyla kan ter içinde treni terk eden yolcular kış günlerinde dondurucu kuzey rüzgarlarından korunmuş oluyorlardı.
 
 
Dışarıda artık tipiye dönmüş olan kar yağışı binanın zemininden onlarca metre yukarıdaki cam kubbeleri çoktan beyaz bir tül gibi örtmüştü. Peronlara yaklaşan trenlerin düdük sesleri ve  o yükseklikten telaşla oraya buraya seğirten ve ellerindeki valizleriyle yuvasına yiyecek taşıyan karıncalara benzeyen insanların türlü nidaları cam kubbelere vurup geri dönüyor, birbirine karışan bu sesler tren garını devamlı uğuldayan koca bir arı kovanına çeviriyordu. Savaş 3.cü yılını doldurmuştu. Gar, her nasılsa şehirde düşman bombardımanından nasibini almayan ender binalardan birisiydi. Uzun yıllar süren barış günlerinde garın havası bir başkaydı. O zamanlar bu bina sadece bir beton yığını değildi. Trenlerle uzun ve zahmetli yolculuklardan sonra bu noktaya  taşınan  ve yol boyu artan heyecan ve sabırsızlıklarını artık bastıramayan   yolcuların içlerinden taşan tüm duygular  boşlukta yol alır ve binanın her bir tuğlasına işler, bina sanki canlılık kazanırdı. Trenin geliş – gidiş istikametine göre yolcular farklılık gösterirdi. Ancak ister fakir ister zengin, ister okumuş ister cahil olsun tüm yolcular yolculuklarının sonuna geldikleri yada ayrılıkların ilk adımını atacakları bu durakta, duygulanımda  eşittiler. Nereden geliyor yada nereye gidiyor olurlarsa olsunlar kavuşanlar sevinir , ayrılanlar üzülürdü.  Bu koca coğrafyayı insanoğluna katlanılır hale getiren, insanlar arasında birlik hissi doğuran, devasa bir gövdenin damarları yada sinir ağı gibi yüzlerce kilometre ötelere yayılan bu metal yollar işte bu noktada kesişir ve garın yüksek tavanı altında trenlerden inen yolcular bu hislerle dolup taşarlardı.
 
 
Savaşın insanı tüketen bu günlerinde trenin neredeyse yarısı cepheden dönen askerlerle doluydu.  
Kapıların açılmasıyla vagonlar boşalmaya başladı. Trenden inen yolcular, saatler boyu süren sallantıdan bitap, yine de kendilerini karşılamaya gelenleri bulma  çabası içinde , kimi ayak parmakları üstünde yükselmiş, kimi kalabalığa daha yukardan bakabileceği yüksekçe bir yer bulma gayretiyle koşuşturmaya başlamışlardı.  Şimendiferin kara bacasından yükselen duman  garın üzerine çökmüş olan sise karışıyor, yolcular ve bekleyenler bu buhar - duman karışımının içinde huzursuz hayaletler gibi bir görünüp bir kayboluyorlardı. Özlediğine kavuşan bedenlerden etrafa yayılan sevinç dalgaları elle tutulur, cismani bir boyut kazanır gibiydi.
 
 
Yolculardan biri, koltuk değneğine yaslanarak artık yerinde olmayan bacağının eksiliğini doldurmayı henüz tam öğrenememiş , içinin sıkıntısı yüzüne  yansımış, kalbiyle beyni arasında günlerdir süre gelen savaştan bitap düşmüş bir genç,  5 numaralı peronda saatlerdir birlikte bekleştiği kalabalıktan sıyrılarak kendisine doğru seğirten kızın bulunduğu tarafa doğru -görmekten ziyade hissederek-  baktı.  Kızı gördüğünde içi tarifi mümkün olmayan bir sevinçle doldu. Sevdiği erkeği sağa sola koşuşturan kalabalık içinden çabucak seçen kızın gözleri  sadece çok kısa bir an için dehşetle baktı.  Ona ulaşmak için aşması gereken mesafe 20 adım kadardı. Bu mesafeyi aşana kadar, içinde kabaran ve onu kahreden  acıma hissini bastırması gerekiyordu. Büyük bir gayretle yüzüne kocaman bir gülücük yerleştirdi. Birbirine sarıldıklarında sanki iki yürek aynı anda çarpmaya başlamıştı. Buluşan iki beden için artık çevredeki sesler ve görüntüler anlamını yitirmiş, birbirine karışan kokuları, ortak geçmişi tüm detayları ile hatırlanır hale getirmişti.
 
 
Kız, iki hafta önce postacının  bıraktığı  mektubu, nereden gönderildiğini anlamak için evirip çevirirken duyduğu merakı artık gidermişti ama bu bir kaç satırdan  ibaret mektup onu bu buluşmaya hazırlayacak içerikten yoksundu. Buna rağmen o günden beri yanından ayırmadığı mektup, ikide bir katlanıp koyulduğu cepten çıkarılıp  okunmaktan lime lime olmuştu. Şimdi ise hayatının en zor kavuşmasını yaşıyordu. Kız ellerini erkeğin yüz hatlarında gezdirirken fısıldarcasına  konuştu " bu yüzü unutacağım diye çok korkmuştum ama işte her ayrıntı tıpkı hatırladığım gibi..."
 
 
Erkeğin solgun yüzü aydınlandı. Uzun süre kaderin kendisi için çizdiği yolda isteksizce yol almış  bu genç adam uzun ve yorucu yolculuğun yıpratıcı etkisine rağmen gülümsedi.  " Sense benim hatırladığımdan  daha güzelsin…"
 
 
Yitik umutlarla, gecenin zifir karanlığını delip geçmek ister gibi göz kırpmaksızın  geçirilen bunca uykusuz geceden sonra  beklenen an gelmiş, karşı konulamaz bir güç iki sevgiliyi sanki gözle görülmeyen sihirli bir fanusun içine hapsetmişti. Ne bir ses ne bir koku,  hiç bir şey  hiç kimse bu anı bozmaya muktedir değildi.
 
 
Erkeğin  gözlerine  tam karşıdan bakacak kadar uzun boyu, omuzlarına düşmüş  kestane rengi saçları, biçimli küçük burnu  ve ince yüz hatları ile görmezden gelinemeyecek kadar çekici bu genç kadın sanki erkeği  bir anda başka bir diyara götürmüş gibiydi. İnce uzun parmakları şefkatle erkeğin yüzünde geziniyor, onun gözlerinin derinliklerine gömülmüş kederi büyük bir ihtimamla çekip çıkarmak ve erkeği şimdi özlemle hatırladığı eski mutlu günlerine döndürmek için çaresizce çabalıyordu. Onu sarıp sarmalayan bu his bir sevgilinin değil daha ziyade yavrusuna kavuşan bir annenin derin şefkatini andırıyordu. Erkeği koltuk değneğine yaslanmış, öyle eksik gördüğü anda ruhunda kopan fırtına öylesine şiddetliydi ki genç kız kendisinin bu sahneyi sanki dışardan seyreden bir seyirci olduğunu düşündü.
 
 
Kalabalıktan sıyrılıp kendilerini  garın restoranına attılar. Bu kısa yürüyüşün uzun  bir süre alması, erkeğin koltuk değneğini kullanmaktaki acemiliği kadar genç kızın erkeğe nasıl yardım edeceğini kestiremeyip panikle sağa sola seyirtmesinden de kaynaklanıyordu. Atletik yapılı, sağlam duruşlu bir genç olarak askere giden genç adam o günlerinden çok uzak görünüyordu. Bedenin simetrisini ve dengesini kaybetmiş olduğu açıktı. Uzuv kaybının  ruhunda yarattığı hasarı anlamak için ise gözlerine bakmak yeterliydi.
 
 
Gecenin bu ilerleyen saatinde  restoran bomboştu.  Dışarda aylardır süren bombardıman sonucu yıkılan binalardan atmosfere karışan ve sonra tüm şehrin üzerine inen toz bulutunun girmedik tek bir delik bırakmadığını ispatlarcasına restorandaki masa örtüleri, kapı girişine ve gereksizce cam kenarlarına dizilmiş plastik benjaminler, bombardımanın sebep olduğu sarsıntılardan devamlı yerinden oynayan ve bir süre sonra çalışanların düzeltmekten bıkıp  olduğu gibi yamuk bıraktığı duvarlara asılı tablolar,  her şey ama her şey ince bir toz tabakasıyla kaplıydı.   
 
 
Bomboş restoranda kapıya en uzak köşedeki masaya  oturdular.  Ayrılık günü  her ikisinin de hafızasında hala tazeydi. O gün, suntadan yapılmış, üzeri deri kaplı ve metal saplı  orta boy bavulu ile genç adam savaşa değil de yatılı okula gider gibi neşeliydi.  Kendisini birliğine taşıyacak olan trene binmek üzere  yaşadığı kasabadan  otobüse bindiğinde genç kız da onun yanındaydı. Genç kız, nehrin hemen yanına kurulmuş olan tren garına yaklaşan otobüs asma köprüyü aşıp hız keserken, nehir boyu gezinen ince uzun yolcu vapurlarının oluşturduğu  dalgaların  kıyıya ulaştıkça sazlıkları hafifçe salladığını, orada, sazlıkların arasında sanki ezelden beri böyle donmuş gibi hareketsiz durmakta olan  ve anlamsız suratları dalgalanan çamurlu sulardan  yansıyan kurbağaların  istiflerini bozmadan bekleştiklerini  gördüğünü dün gibi hatırlıyordu.  Bu beyaz bir cehennemi andıran kavuşma gününün aksine, ayrılık bir bahar gününe rastlamıştı. Trenin hareketine daha saatler olduğu için iki sevgili  kalan zamanlarını nehir kenarında geçirmeye karar vermişlerdi. Gönüllere yaşam sevinci katan o bahar günü, yeşilin türlü tonlarıyla bezeli, nehir boyu dizili ağaçlar ve çalılar  boyasını israf etmekten hiç çekinmeyen  bir ressamın fırçasından çıkmış bir manzara resmini andırıyordu. Birbirine şakıyan iki muhabbet kuşu gibi durmaksızın konuşan iki sevgili, defalarca çiğnedikleri aynı patikayı takip ederek nehir kenarına ulaşmışlardı.  Orada kendilerini bekleyen koca ceviz ağacı aşıkları hemen tanımıştı. Devasa gölgesi  şimdi birer  yetişkin olan aşıklara  yılladır korunak olan ağaç, bir kez daha onları misafir  etmenin sevincini yaşıyordu.
 
 
Ancak bu ziyarette bir terslik vardı. Genç çiftin ağzından çıkan kelimelerin anlamını bilmese de ağaç havadaki gerginliği hissetmişti.  “ Ne garip” diye söylenmişti ceviz ağacı “ kök saldıkça güçlendim, yıkılmaz oldum. Her baharda filizlenen dallarım iştahla büyüdüler. Ya şu insanoğluna ne buyurulur? İşte ben bile görüyorum derinlere inen güçlü bir bağın yıllardır birlikte olan bu çifti nasıl kavradığını. Öyleyse havada gezinen bu mutsuzluk rüzgarı, gözlerde okunan keder neden ?
           
 
Ana gövdeden hafif bir açıyla ayrılıp yukarılara tırmanan ve yerden 5-6 metre yukarda çatallanan    kalınca bir  dalın üzerinde pinekleyen gün görmüş  sincap büyük bir iştahla kemirmekte olduğu cevizi bir  yana fırlatıp, ağacın neresine hitap edeceğini kestiremez bir tavırla öylesine ortaya konuşmuştu her ne kadar misafirler farkında olmasa da.  “..Ah benim kafasız  dostum,  anlamazsın ama  bak sana ne diyeceğim. Adına aşk  denen meyve nasıl taze kalabilir mesafeler uzadı mı  bir kere dalların ucunda filizlenen yapraklarla yerin altına doğru yol alan kökler arasında? Hangi yaprak,  kendine hayat veren öz suyunu bulmak için zifir karanlıklara dalan kökleri minnetle anar?   Üstelik  bunlar senin gibi olduğu yere kazık çakmış bir kaç tonluk selüloz yığını da değiller. Sen enayi gibi 40 yıldır önünden akıp geçen suları seyrederken onlar yani şimdi senin gölgende acı çeken bu insanlar aynı sürede  dünyayı kırk  kere turlarlar. Ne için mi? Çünkü onların türü savaşmayı seçti. Kaderleri, huzur bulmasınlar diye önlerine sürekli  seçimler koydu. Sen hiç seçim yapmak zorunda kaldın mı? Yani mesela toprağın derinliklerine inerken birden gövden boyunca yukarılara tırmanmaya karar veren  köklerin oldu mu hiç? Sanmıyorum..  Seçimler bünyesinde hataları da barındırır. Hata ise mutsuzluk getirir. Hakkıyla yaşamak ta işte böyle bir şeydir. Her neyse, iyisi mi sen bu işlere kafa yormayı bırak ta nasıl baş edeceksin şu ağaç kurtlarıyla onu düşün”.
 
 
Şimdi geçmişin hülyalı anılarını çaresizce yardım çağıran aşıklar o anların büyüsünü yıllarca içlerinde taşımışlar , ayrı geçen zamanın inadına bu anıları dimağlarında en yüksek ve ulaşılmaz bir yerde saklamışlardı. Şimdi bu köhne ve ölüm kokan asırlık taş binanın bir köşesinde o anlar  nasıl yeniden ele geçirilebilir bir fikirleri yoktu. Şayet zaman bir yerlerde mesela bir çekmecede kayıt altına alınıyorsa, zamanın çekmecesini çekip o sayfayı bulmak, o anın her satırını  yeniden okumak ve kana kana yeniden yaşamak mümkün olabilirdi. Onlar da bunun için uğraştılar birbirlerinin kulağına sevgi sözcükleri fısıldarken, tenleri birbirini yeniden hatırlarken. Ama nafile…
 
 
Coşkun dalgalar gibi kabaran duyguların yerini bir süre sonra  sükûnet aldı. Nefesler normal ritmine döndü. Ayrı geçen yılların ağır havası bu kısa fakat olağanüstü duygu selini esir aldı. Tutku yerini tereddüde ve ihtiyata bıraktı. Genç kadın yalnızca bir saat öncesine kadar  esiri olduğu tutkuyu nasıl kaybettiğini çözememişti. Oradan kaçmak, uzaklaşmak isteği içinde gittikçe büyüyordu.
 
 
“ Biliyor musun, fabrika seneye kapanacak diyorlar. Gerçi bunu son 2 yıldır söylüyorlar ama bu sefer gerçekten kapanacak galiba. Babam öyle söylüyor” diye mırıldandı genç kız masanın kenarına dayanmış koltuk değneğini görmezden gelmeye çalışarak. Gerçi bu sözler ağzından çıktığında çoktan pişman olmuştu söylediğine ama boşboğazlık bir türlü kurtulamadığı başa bela bir kusuruydu. Aslında bu, konuşacak konu bulamayanların ya da söyleyecek sözleri kalmayanların sıklıkla içine düştükleri bir tuzaktı. Nehrin karşı kıyısında yeşile inat yükselen  duygusuz ve hantal yapılar hiçbir estetik zevk gözetmeden bir yıldan kısa sürede yükselmişti yıllar öncesi  ve  o günden beri  fabrika şehrin ticari hayatının kalbi olmuştu. Kurulduğundan bu güne kim bilir kaç nesil orada öğütülmüş, çiğnenmiş, paspas gibi kullanılmış ve işe yaramaz hale gelince kaldırılıp bir köşeye atılmıştı. Okuldan kaçıp fabrika bahçesinin hemen dışında sigara tellendiren,  sevdiği kızın yanağına ya da mümkünse dudağına bir öpücük kondurmak için türlü numaralar çeken gençler gün gelip bu betonarme tuzak içinde tükeneceklerini bilmeden etrafta dolanırlardı. Orta yaşını  geçmiş  şehir sakinleri fabrikasız yılları iyi hatırlıyorlardı. Kilometrelerce kare genişlikte bir alana yayılan tek katlı bahçeli evler sakinlerine güven, huzur ve  neş’e veriyordu. Şimdiyse, fabrikanın devasa bacasından sessizce ve sinsice yükselen zehir yüklü dumanlar mavi gökyüzünü işgal ediyor, zorlukla solunan kirli hava geçmişte  ülkenin en temiz havasına sahip olmakla gururlanan şehrinin üzerinde sonsuza dek asıl kalacakmış gibi görünüyordu.   
 
 
Fabrika’dan bahsedildiğini duyan erkek,  içinde kabaran ve yıllardır kontrol altında tuttuğuna inandığı öfkesini saklamak için bakışlarını kızdan kaçırdı. Her halde böyle bir anda bahsedilecek son konu olmalıydı. Birden oturdukları masanın 3 yıl önce son kez oturdukları masa olduğunu fark etti. Masa örtüsünü hafifçe kaldırdı ve parmaklarını, henüz 8 yaşındayken abisinin kendisine hediye ettiği avcı bıçağıyla masanın üzerine  kazıdığı iki ismin üzerinde gezdirdi. Ağaca kazılı isimler şanslıydılar. Tek bir harfte bile eskime, silinme yoktu. Erkek masaya kazınmış kendi ismine kıskançlıkla baktı. Kullandığı avcı bıçağı bavulun içinde yıllardır nereye gitse onun yanında olmuştu. Daha ziyade artık kutsal bir emanet, onu kaybettiğine bağlayan metafizik bir nesne gibi gördüğü ahşap saplı bu bıçak abisinden ona kalan yegane hatıraydı.
 
 
Saman sarısı saçlarının çocuksu suratını çevrelediği abisi kendisinden 4 yaş büyüktü. Ne annelerinin dingin havası ne babalarının aksi tavırları onda gözlenmiyordu. Sanki bu aile manzarasına  dışardan tutturulmuş gibi eğreti dururdu fotoğraflarda bile. Bu kalabalık içinde yalnızlık çeker bir hal gözlenirdi çocukta. Pek becerikli elleri, meraklı kocaman gözlerinin dikkatini çeken her nesneyi evirip çevirirken, sanki bir büyük ortak aklın talimatlarına uyar gibi ustalıkla devinir, hayatında ilk kez gördüğü mekanizmalara onu çeken gücün etkisiyle çevreyle olan tüm bağını koparırdı. Küçük kardeş nedense hiç kıskançlık göstermemiş, ağabeyinin bu özel durumunu en baştan büyük bir samimiyetle kabullenmiş ve onu çok sevmişti. Aynı anne babadan doğmuş olmaları değildi küçüğü ağabeyine kayıtsız şartsız bağlayan. Ağabey sanki annenin pasifliğini,  babanın tahakkümünü kendi potasında eriten ve ortaya daha katlanılabilir ve içinde bolca sevgi, anlayış, sahiplenme barındıran bir ikon gibi hep hayatının merkezindeydi. Yanlış mı yaptın, üzülme düzeltilebilir. Ne !! Okulda sana hayatı zehir eden kompleks küpü çocuk irileri mi var? Sıkılma ! Hizaya sokulabilirler. Bunun  için anne babana ürkek ve güvensiz bakışlarla, göz yaşları içinde dert anlatmana gerek yok. Ağabeyin seni bir çırpıda bu dertlerden kurtarabilir hem de yaşadığı sürece hep aynı kararlılık ve şevkle. İşte böyle karşılıksız, hesapsız,  yüreklerinin derinliklerinde hissedilerek kurulmuştu iki kardeş arasındaki sarsılmaz bağ. Onu kaybettiğinde dünya başına yıkılmıştı. Beraber gezdikleri bu yerler artık onu boğuyordu. Çareyi henüz patlak vermiş savaşta bulmuş, kimselere haber vermeden orduya yazılmıştı. Ağabeyi  o yıkılası fabrikanın ne ilk ne de son kurbanıydı. 
 
 
Erkek masa örtüsünü düzeltti. Hayalinde yüzlerce kez kucaklayıp öpücüklere boğduğu genç kadına baktı. Zamanın çekmecesi boştu.  Dışardan  yaklaşan bombardımanı haber veren siren sesleri duyuluyordu.

Görüntülenme Sayısı: 498

FAHRİ ÖNER Yazarın Diğer Yazıları