Kuşadası Haberleri

FAHRİ ÖNER

 

 
Yılların alışkanlığıyla mı yoksa idrar zoruyla mı emin olamadan sabahın kör karanlığında uyanan adam geniş ve konforlu yatağında döndü  ve bacaklarını yataktan aşağı sallandırdı. Soğuk taş zemin çıplak tabanlarını adeta ısırdı. Ayak bileklerinden vücudunun üst kısmına hızla yayılan ürperti son uyku mahmurluğunu da alıp götürdü. Her gece yatarken büyük bir titizlikle ölçüp biçerek yatağa  dik bir açıyla çıkardığı terlikleri eliyle ( ya da ayağıyla ) koymuş gibi buldu ve ayaklarına geçirdi. Mecbur kalana kadar gözlerini kapalı tutarak uyku mahmurluğunu  gereksiz yere uzatma alışkanlığı vardı. Ancak, şehir merkezinde kümelenmiş  gökdelenlere değecek kadar alçalmış yağmur yüklü gri bulutlarla kaplı kış günlerinin bu erken vakitlerinde uyandığında bile belli belirsiz bir aydınlık hissine aşina olan adam, o sabah zifir karanlığa uyandığını fark etti. Saliselerle ölçülen bir zaman dilimi içinde, soğuktan titreyen bedeninin  kaynar sulara atıldığı sanısına kapıldı. Gözlerini açtığından emindi. Ama görecek bir şey yoktu. Rüya olmalı diye düşündü bir an. Böyle olması için tüm benliğini verebilirdi. Ama hayır, ortalık sanki dipsiz bir kuyudaymış gibi karanlıktı. Çaresizlik tüm benliğini sardı. Kalbi yerinden fırlayacakmış gibi çarpıyor, ciğerlerindeki tüm havayı bir solukta dışarı vermesine rağmen ağzından tek bir ses çıkmıyordu.  Bu telaş içinde yataktan bir kaç adım uzaklaşmış olduğunun farkına vardı. Tam zamanında hızını  azaltmadığı için önündeki gezegenin yörüngesine giremeyip te uzay boşluğuna fırlamış ve geri dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkmış talihsiz bir astronot  gibi güvensiz ve dehşet içinde hissetti kendisini. Yön duygusu tamamen kaybolmuştu. Lise  yıllarına kadar karanlıktan korkarak yaşamıştı. Bunun bir sebebi olmalıydı ama çocukluğuyla ilgili o kadar az şey hatırlıyordu ki, varsa bile bu korkuya sebep olabilecek bir travma belleğinde yer etmemişti.  Bu korkuyu yenmek için destek alması gerektiğine ikna olduğu gün soluğu bir psikologda almıştı. İki yıllık uzun terapi sonucu sadece bu korkusunu yenmekle kalmamış kendi kişiliği hakkında varlığını o güne kadar asla bilmediği gizleri de öğrenmişti.
 
 
Son 20 yılını geçirdiği evi şimdi düşman gibiydi  kendisine. Yalnızlık hiç bu kadar korkutucu olmamıştı. Bekar evinin gündelik işleriyle uğraşan gayretli ve güler yüzlü  kızcağızın gelmesine daha saatler vardı.
 
 
Karanlık sanki canlı bir varlık gibi sarmıştı etrafını. Kötücül olduğundan ise kuşkusu yoktu. Uzun yıllardır bilinçaltına itilmiş en sarsıcı korkular adamı ele geçirmişti. Korkunun kaynağında, hayatının geri kalanında dünyayı bir daha hiç göremeyeceği düşüncesinden ziyade karanlığın sakinleri diye nitelediği,  insana yabancı varlıklardan nasıl eziyet göreceği endişesi vardı. Çocukluğunun geçtiği apartman hayatında,  oturdukları 3.kattan çıkış kapısına ulaşana kadar merdiven otomatiğinin sönmemesi için merdivenleri uçarcasına adımlar, kapıya ulaştığında yüreği yerinden çıkacakmış gibi çarpardı. Densizin biri apartmanın kömürlüğünde hayaletler olduğunu söylemişti. Çocuk aklı bu hikayeyi olabilecek en dehşetengiz detaylarla süsler onu gerçek hayattan koparıp mistik bir dünyaya sürüklerdi. Bu durumdan duyduğu utanç, korkuları kadar büyüktü.
 
 
Görme duyusunun kaybı sanki diğer tüm duyularını alarma geçirmişti. En hafif  bir hava akımını hissediyor, aşağı kattaki salonda yemek masasının üzerinde duran masa saatinin tik takları ona beyninin içinde çalan kilise çanları gibi geliyordu.  Alt üst olmuş bedeninin şoke olmuş diğer tüm uzuvları gibi, bu kaos içinde tam kapasite çalışan ter bezleri  adamın iç çamaşırlarını sırılsıklam yapmıştı. Ağır ter kokusu, temizlik takıntısı olan ve her sabah duş alacak kadar titiz bu adam için katlanılamaz bir eziyet olmuştu. Savunmasızdı. Çığlıklarla yardım istememek için kendisini zor tutuyordu. Ona büyük acılar verecek ölümcül darbenin nereden geleceğini kestiremiyor, odada kendisini koruyabileceği kesici, delici her hangi bir nesne olup olmadığını hatırlayabilmek için hafızasını zorluyordu. Ancak hafızası ona ihanet ediyordu.
 
 
Seyretmekten hoşlandığı belgesellerde, nehir kıyısına su içmeye inen sürüye  hiç fark edilmeden yaklaşan  bir timsahın kurbanı olan antilobun bakışlarındaki çaresizlik şimdi kendi gözlerine oturmuş olmalıydı.  Ancak o artık bunu görecek beceriye sahip değildi.
 
 
El yordamıyla,  yatağın başucuna dayalı komodinin üzerine bıraktığı cep telefonunu aradı bir süre. Nihayet ona ulaştığında parmak uçları zaten komodinin kenarında duran telefonun tok bir sesle aşağı düşmesine sebep oldu. Yataktan aşağı inmeye korkarak yarı belinden aşağı sarkan adam eliyle gittikçe genişleyen daireler çizerek telefonunu bulmaya çalıştı. Bu garip pozisyonda beynine kan hücum eden adam bir an için bayılacağını düşündü. Tam o anda telefonu elinin altında hissetti. Parmakları telefonu aydınlatacak tuşu ararken durumun komikliğini fark etti. Artık onun en büyük dostu gözleri değil hafızasıydı. Peki ama nasıl çaldıracağım birinin telefonunu? İçine düştüğü kaos sakin kalabilmesini engelliyordu. Binlerce kez tekrarlana tekrarlana refleks haline gelmiş en basit en temel hareketler ve eylemler artık ancak ilahi varlıkların insanüstü akıl ve güçleri ile gerçekleştirilebilecek mucizeler gibi görünüyordu.
 
 
Karanlıktan korktuğu yıllardaki utanç hissi de tüm canlılığıyla geri gelmişti. Kimden yardım isteyecekti? Tüm suçu 22 yıllık evlilik hayatında kendisini kocasına ve iki çocuğuna adamış, kendi benliğinden uzun süre önce vaz geçmiş, karşılığında aldatılarak hayata küsmüş eski hayat arkadaşını mı arayacaktı? Gerçi o da biliyordu ki bu olağanüstü insan onu sevmekten hiç vaz geçmemişti ve ne zaman ihtiyacı olsa yapabileceğinin azamisi ile yanında olurdu. Adamı yardım istemekten alıkoyan gururu değil utancıydı. Yaralı yüreğini yeniden kanatır korkusuyla yıllardır hatırlamaya korktuğu kadınının sesini, kokusunu, dokunuşunu şimdi  tüm benliğiyle hisseden adam ömrü boyunca görmediği bir netlikle bir anda karşısında beliren  hayale önce bir anlam veremedi. Ona dokunmak için kollarını ileri doğru uzatan adam kendisini çevreleyen karanlıkta bu hayale ulaşmaya çalışan ellerini göremeyince önce afalladı. Hayal hala orada karanlığın içinde  duruyor ve merhametli bakışlarla kendisini izliyordu ama çoktan ona ulaşmış olması gereken kolları ortalıkta görünmüyordu. Nihayet hayal karanlığa gömüldü.
 
 
Karanlıkta bir görünüp bir kaybolan  geçmişin hayali  adamın dehşete düşmüş ruh halini alıp götürmüştü.  Bu şanssız bedenin duruşu şimdi pişmanlık ve kederle yoğrulmuş kilden bir heykele benziyordu. Kabulleniş acılı olmuştu ancak şimdi beyin olan biteni belli bir mantık çerçevesine oturtmaya çalışıyor , kendisine yabancı bir bilinç kontrolü ele geçiriyor gibiydi. Çocukken okulda görmek ve bakmak konulu bir ev ödevi hazırladığını hatırladı. Hayatı boyunca baktığı ama görmediği ne çok şey vardı. Şu içinde yıllarını geçirdiği evi bile doğru dürüst tanımadığını fark etti. Sabah işe yetişme telaşıyla traş olurken karşısında kendisini binlerce kez seyrettiği banyo aynasının çerçevesi var mıydı? Yatak odasının penceresinden görünen hangi meyve ağacıydı? Seneye üniversiteyi bitirecek olan büyük oğlanın odasında tül perde mi asılıydı yoksa jaluzi mi vardı? Hatırlayamıyordu.
 
 
Saat kaç? Cevaplaması imkansız bir soru! Daha böyle binlerce soru olmalı. Diğer görmeyenler ne yapıyor? Nasıl başa çıkıyorlar bu katlanılmaz çaresizlikle? Onları bulmalıyım. Hayır dur… hatırla üniversitede beraber okuduğun ikiz kardeşleri. İkisi de kördü.  Onlarla tanıştırıldığım gün boşluğa uzattıkları ellerini sıkmam gerektiğini anlamam biraz zaman almıştı. Diğer körlere benzemiyorlardı. Taktıkları gözlükler arkası görünmeyen güneş gözlüğü değildi. Onun yerine numaralı gözlük gibi bir şey takıyorlardı. Bu da insanı yanıltıyordu. Ta ki o gözlere bakana kadar. Ne üzücü bir manzara. Dur bir saniye bu ifadede acımayla karışık kibir mi var? Yok hayır. Sesleri bile aynı olan bu iki su damlasının beni daha ilk  buluşmada çok sevdiklerini ve kabullendiklerini unutmamalıyım. Onları asla kırmadım. Hatırlıyorum bir keresinde bir konser öncesi diğerini yanında göremeyince Selim’e sormuştum. ‘ Senin öbürün nerde? Amma gülmüştük bu soruya. Evet onları aramalıyım. Geçen bunca yıl içinde bir kere bile aramadığım arkadaşlarımı…
 
Aşağıdan giriş kapısının anahtarla açıldığını duyuyor. Genç bir kız her sabah yaptığı gibi evin sahibine geldiğini bildirmek için melodik bir tonla yukarı sesleniyor. “Tayfun abi, günaydın.” Evdeki keskin alkol kokusu kızın alışık olmadığı bir koku değil. Genellikle sabah kapıdan girer girmez önce salona yönelir, şömine karşısına konulmuş kahverengi deri kaplı rahat görünümlü koltuğun yanındaki sehpanın üzerine bırakılmış içki şişelerini toparlar, bazen şöminenin kapağına kimbilir kaçıncı şişeden sonra fırlatılmış ve uzun  tüylü halının  üzerine dağılmış kadeh kırıklarını parmaklarına tek bir kesik bile almadan maharetle toplar, sonra savaş alanına dönmüş mutfağa yönelirdi. Kızcağız ağzına damla içki koymamasına rağmen çeşitli markalardaki içki şişelerine  yıllardır aşinaydı. Ancak bu sabah Tayfun abinin bir gecede dibini bulduğu  anlaşılan  etiketsiz şişeyi ilk defa görüyordu. Şişeyi burnuna yaklaştırdığında gözlerini yaşartacak kadar keskin  bir koku geldi burnuna.  Viski ya da rakıdan ziyade tuvaletlerde kullanılan asitli temizlik sıvıları gibi kokuyordu. Sabah selamına çoktan bir cevap gelmiş olması gerekiyordu ancak yukarı kattan ses seda yoktu. Çok ender de olsa sabah kalkamayacak kadar sarhoş olan ev sahibi yine ayarı kaçırmıştı anlaşılan. Kızcağız temkinli bir şeklide  üst kata kadar çıktı ve adamın odasına yöneldi. Bahçeye bakan  pencereden  odaya dolan gün ışığı  yatağı tam ortadan kesecek şekilde  odayı kat ediyor ve  karşı duvara vuruyordu. Adamı yerde yüzükoyun yatar şekilde gören kız telaşlaandı. İki adımda yanına ulaştı ve sırt üstü çevirdi. Adamdan güçlü bir idrar ve ter kokusu yayılıyordu. Üstü başı kusmuk içinde kalmış adam kızın kendisini sarsmasıyla güçlükle de olsa ayıldı. Aydınlık gözlerini kamaştırdı. Göz kapaklarına tonlarca ağırlık bağlanmış gibi hissediyordu. Aralanan göz kapaklarının ardındaki siluetin kim olduğunu çıkarmaya çalışırken  başı patlayacakmış gibi ağrıyordu. Ağzından çıkan sesi daha doğrusu hırıltıyı tanımakta zorluk çekti. Damağında sanki hiç geçmeyecek pis bir tat vardı.  “ Sema sen misin? Allah beni kahretsin yine hayvan gibi içtim değil mi? “  Kızcağız gereğinden fazla telaşlanıp  neredeyse kucakladığı adamı bırakarak ayağa kalktı.
“ Böyle konuşmayın Tayfun bey.  Bu günlerde çok fazla çalışıyorsunuz Ama stres atmanın başka yolları olduğu da bir gerçek.  Haydi kalkın bir duş alın. Ben de size hafifi bir kahvaltı hazırlayayım.”
Güçlükle yerinden doğrulan adam gece olanları hatırlamaya çalışırken yüzünde tuhaf bir ifade vardı.
“ Biliyor musun mereeti bırakma zamanı geldi galiba. Bir kabus gördüm ki akıllara zarar. Güya ben rüyamda…”
 
 
Ofise geldiğinde  kafası hala dün gece neler olduğuyla meşguldü. Odasına girdi, kapısını kapattı. Yıllardır telefon  fihristinden silmeye cesaret edemediği numarayı çevirmek  için cebinden  çıkardığı telefonuna sanki ilk defa görüyormuş gibi baktı. Uzun uzun çalan telefon nihayet açıldığında, kuruyan dudaklarından  çıkacak ilk sözcükleri  yıllardır sessizce prova ediyordu.
 
 
Adam evden çıktıktan sonra akşam yemeği için buzdolabından çıkardığı  fasulyeleri yemek masasına yığan genç kız, her zaman yaptığı gibi yemek masasının  karşısında duvara monte edilmiş televizyonu  açarak  sabah kuşağı programlarını gezerken bir haber kanalına gözü takıldı. Dört kişi, her birisi bileklerinden  bir sivil polise kelepçelenmiş  olarak koşar adım adliye merdivenlerinden indirilerek ekip otolarına bindiriliyorlardı.  Spiker sabah mahmurluğunu atamamış bıkkın bir sesle  haberi seslendiriyordu.
 


“ İstanbul’un gözde semtlerinden Bebek’te polisin yaptığı baskınla ele geçirilen  yüzlerce şişe sahte içkiden zehirlenen  onlarca kişi hastanelere kaldırıldı.  Maalesef  beş kişinin de hayatını kaybettiği gelen bilgiler arasında.  Vatandaşı uyaran polis, zehirlenme yanında geçici yada daimi görme kaybına dahi sebebiyet veren  sahte içki tüketiminin  sıklıkla ölümle sonuçlandığını ifade etti.”

Görüntülenme Sayısı: 781

FAHRİ ÖNER Yazarın Diğer Yazıları