Kuşadası Haberleri

HALİL AKGÜN - ŞİİR BAHÇESİ

 

            Yetmişli yılların başlarındaydık.

 

            Herhalde on üç on dört yaşlarındaydım. Ada’da balık avlayan insanları görüyor, imreniyordum. Hele hele benim yaşımdaki çocukların da balık tutmaya çalıştıklarını fark ettikçe içimdeki istek daha da alevlendi.

 

            Anneanneme evde un olup olmadığını sordum. “Ne yapacaksın?” dedi. “Balık tutacağım, hamur lâzım bana anneanne.”

 

            Anneannem beni çok severdi. Mutfağa girdik. Küçük bir çanak içersinde unu suyla 4karıştırıp hamur haline getirdik. Mahalle arkadaşım Burhan bana eski misinasını vermişti. Ucuna bir olta taktırmıştım. Kurşunu da hazırdı.

 

            Anneannemin evi Anıt Sokaktaydı. Karşılıklı iki fırının yanında iki katlı ahşap bir Osmanlı eviydi.Arkada avlusu, çeşmesi, mutfağı, bodrumu olan antika bir ev. Üst kattaki penceresinden iskele, vapurlar, uçsuz bucaksız deniz görünür, bazen pencerenin önünde oturmak için teyze çocuklarıyla sıraya girerdik.

 

            Heyecanla evden çıktım. Yokuştan hızlıca iskeleye doğru inmeye başladım. Bir yandan balık sepetimi sallaya sallaya yürüyor, bir yandan da keyiften ıslık çalıyordum. Açık hava, parlayan güneş, ıssız bir tatil kasabası, masmavi bir deniz, uzunca eski bir iskele.

 

            O sıralarda iskeleye giriş serbestti. Zaten demir korkuluklardan, dubalardan başka bir şey göremezdiniz. Bazı günler gemiler yaklaşır, turistler özgürlük içinde Kuşadası’na dağılırlardı. Hiç kimse önlerini kesmez, kafalarına göre Ada’yı gezerlerdi. Bizler o kadar serbest hareket ederdik ki, bazen gemilerin içersine girer, kamaraları, hatta kaptan odasını bile dolaşırdık.

 

            Neyse…Ayağımda terlikler, kısa pantolon, üzerimde atlet bile yok, başımda bir kep, kolumda kocaman bir saat, iskelenin ucuna doğru yürüyorum. Bomboş iskelede birkaç çocuk denize balıklama atlıyor, birkaç adam da kıyıya oturmuş balık avlıyor.

 

            Adamlardan birinin yanına yaklaştım. Sepetimden küçük minderimi çıkardım. Oturdum, ayaklarım iskeleden aşağı sarkıyor. Oltamı, hamurumu çıkardım. Bir yandan manzarayı seyrediyorum, bir yandan oltamı hamurla donatıyorum. Kefaller hamura geliyormuş…

 

            Ege’nin mavi sularına bakıyorum. Sürü halinde balıklar geçiyor. Etrafta Kesedağı, topun olduğu tepe, aşağıda birkaç ev…Karşıda Kervansaray, Türkmende birer katlı evler, camilerin minareleri, yüksek Pilav Dağı, efsane Güvercinada ve onun arkasında Yılancıburnu yarımadası. Tertemiz deniz havasını içime çekiyorum. Ooohhhh! Mis gibi iyot kokusu…

 

            Oltam yemiyle beraber hazır vaziyette.Ayağa kalktım. Bir iki metre geriye çekildim. Havada salladım, salladım, çevirdim, çevirdim. İyice hızlanınca denize, uzaklara doğru fıydarıverdim. Oltam yirmi metre öteye gitti, suların içine yerleşti. Tekrar minderimin üzerine oturup beklemeye başladım.

 

            O sırada ben yaşlarda bir çocuk yanıma yaklaştı. Teklifsiz bir şekilde:

 

            -Bene azcık hamur versene le! Bende mamun (böcek ) var. Ben de istersen sene mamun verem.

 

            -Olur le! dedim. Ne gadar isteyon?

 

            -Bi avuç yeter gari, dedi çocuk.

 

            -Al ben de sene mamun vereyom, mamuna da çok geliyola! Adın ne le senin?

 

            -Halil! dedim. Hacı İbram Ağalardan, Boyacıönünden, yukardan.

 

            -Bene de Dolmasayanlardan Hüsen derle! Hiç gömedim sene iskelede ya le!

 

            -Yeni başladım balık tutmaya. Acemiyim.

 

            -Belli. Misineyi bilenik yanlış dutuyon. Bak şöle dutçen. Azcık parmağına gıpırdama geldi mi çekivecen, tamam m!Bugün çok balık va gıyıda.

 

            Dolmasayanlardan Hüsen birden denize bakıp “Aniiiii!” diye haykırdı.

 

            “Geliyolaaaa! Sürü halinde geliyolaaaa! Gefale bak gefaleee!

 

            Koşturdu, oltasını bulunduğu yerden çekip sürüye doğru fırlattı.

 

            Bu arada işaret parmağımda tuttuğum misinada kıpraşmalar meydana gelmeye başladı. Misinayı sanki bir güç denize doğru çekiyordu. Birden onu kendime doğru asıldım. Toparlamaya çalıştım. Olta ucundaki ağırlık devam ediyordu. Beş on çekişten sonra suların üzerinde büyük bir balık göründü. Yukarıya çektim. “Yaşasın!” diye bağırdım. Havada zıplatarak iskeleye indirdim. Henüz canlı olduğundan ağzında olta sağa sola sıçrıyordu. Hüsen hemen koştu geldi.

 

            “Anaaam!” diye bağırdı şaşkınlıkla,”Nası yakaladın le buna! Palamut bu ya! Bak gari işe sen! Desadüf oldu galiba!”

 

            İnsanın balık yakalama zevki bambaşka. Her şeyi unutuyor, denize odaklanıyorsunuz. Hele ilk defa yakalamanız size müthiş bir zevk veriyor.

 

            Şimdi o günleri özlüyorum. Kimbilir, belki de balık tutmanın yanında özgür iskelemi özlüyorum. Çıplak dağlarımızı, zeytinliklerimizi, en fazla ikişer katlı Osmanlıdan kalma ahşap evlerimizi, sessizliği, durgunluğu, doğallığı, keyiflerine göre hayatlarını yaşayan Kuşadası insanlarımızı özlüyorum. Çocukluğumun Ada’sını; kavun, karpuz, tütün tarlalarımızı, üzüm bağlarımızı, incir bahçelerimizi, sürü halde dolaşan kuşlarımızı, tertemiz kumsallarımızı, buz gibi akan çeşme sularımızı, içlerinde deniz dikeni, deniz yıldızı, ahtapotu, mürekkep balığı bulunan yosun kokulu kayalıklarını özlüyorum.

Görüntülenme Sayısı: 1973

HALİL AKGÜN - ŞİİR BAHÇESİ Yazarın Diğer Yazıları