Kuşadası Haberleri

FAHRİ ÖNER

Hafta sonu kızlarla yeni açılan alışveriş merkezinin en havalı kafesinde buluşmak için sözleştiğimizi nasıl unuttum inanamıyorum.  Tüm hafta neredeyse nefes almadan o duruşmadan bu duruşmaya  girip çıkmaktan helak olmuştum ve hafta sonunu iple çekiyordum. Kızlar dediğim mahalledeki komşularım değil, her sene kadınlar gününde toplanıp yemeğe çıktığım meslektaşlarım. Günlük koşuşturmaca sırasında hepimiz çok geriliyoruz. Duruşma salonlarında birbirimizin gözünü oyacağımızı düşünen zavallı müvekkillerimiz bizleri böyle kadeh tokuşturup kahkaha  atarken görseler küçük dillerini yutarlardı herhalde. Zor bir meslek. Karakterinizin uygun olması gerekiyor. Bu mesleği neden seçtiğimi sorgulamak için geç kaldığım ortada. Bu saatten sonra  bana para kazandıracak başka bir meslek edinmek de  imkansız görünüyor.  Aslında, 12 yıllık kariyerimin ilk 10 yılında mesleğimden her hangi bir şikayetim olduğunu hatırlamıyorum.  Sıkıntılar ve zorluklar iki yıl önce başıma gelen bir işten sonra baş gösterdi.  İlgilenir misiniz bilmem ama benim durumum pek öyle sıradan bir vak’a sayılmaz. Biraz  karmaşık. Bu karmaşık  duruma alışmak neredeyse bir buçuk yılımı aldı. Gerçi şimdi gayet iyiyim.

 

 
Son derece zevkle döşenmiş  ve şehrin hatırı sayılır semtlerinden birinde bulunan evime ziyaretime gelen ve  salonun  ortasındaki devasa  sehpanın üzerine saçılmış  muhtelif  ebat ve kalınlıktaki  psikoloji dergilerini,  saati 750.-TL den bir buçuk  yıl süren ve ocağıma incir ağacı diken, televizyon kanallarının gediklisi  psikolog Nevin KIZILTAN’ın kestiği terapi faturalarını sakladığım klasörü, kozmostaki enerjinin bedenlerimize hangi yollarla iletildiğine ve reenkarnasyonun  temel ilkelerine  ilişkin mistik yayınları,  Kader; Nedir  Ne Değildir isimli 89.cu baskısını yapmış ve ülke vatandaşlarının genel zeka seviyesini gösterir Best Seller ‘ın her sayfası renkli kalemlerle çizilmiş ve sağlı sollu notlarla ırzına geçilmiş ilk baskısından bir nüshayı ( kapağın hemen arkasındaki sayfada Kıymetli okurum  Selin’e en iyi dileklerimle yazılı bir not yer alır) ve envai çeşit doğu kökenli kokunun üstüne sindiği rustik mobilyaları gören dikkatli bir misafir , verdiğim savaşın ne kadar çetin geçtiğini kolaylıkla anlayabilir. 
 
 
Yukardaki satırlardan  tuzu kuru, sığ bir sosyete güzeliyle konuştuğunuz sanısına kapılmayın sakın.  Evet, doğrusu fiziksel güzellik konusunda hem cinslerimin beğenilerinden biraz farklı beğenilere ve güdülere sahip olduğum doğru. Ama bu durumun bana bir  avantaj sağladığını söylemeliyim. Bazen kendimi İngiliz istihbaratına sızmış Rus casusu gibi hissederim. Nasıl keyiflidir anlatamam.  Karşı cinsle ilgili yargılarımda hiç yanılmam. Kaç kız arkadaşıma erkeklerle ilişkilerinde akıl verdiğime inanamazsınız. İki göz iki çeşme misafir koltuğuna gömülen bedbaht arkadaşlarım, bir yandan özene bezene yaptığım ama bir türlü çatal batıracak kıvama getiremediğim, genelde mideye değil çöp kovasına gönderilmesi gereken  hamur işleriyle cebelleşirken diğer yandan da ağızları bir karış açık karşı cinsle ilgili verdiğim söylevleri dinlerler.
 
Prensip olarak büyü ve benzeri konulara girmem. Benimkisi daha ziyade psikolojik çözümleme olarak düşünülebilir.  Benden medet umanların çoğu, benzer kültürel çevrelerden gelme, belirli bir ekonomik seviyeye ulaşmış meslek sahibi kişilerdir. Bunların gerçek dünyada neler olup bittiğiyle daha alakadar, yaşadığı çevreye bir şeyler katabilecek bireyler olmasını beklersiniz. Gel gör ki, erkekler konusunda daha doğrusu aşk meşk konularında her türlü mavrayı  yutacak kadar avanaktırlar. Kocasını mini etekli, koca göğüslü sekreterine kaptıranlar, ikinci doğumdan sonra aldığı yirmi beş kiloyu sorun yapan anlayışsız kocasını çekiştiren ve bu kiloları vermeden adamı elde tutmanın yollarını öğrenmeye çalışan yarım akıllılar durmadan kapımı aşındırırlar. Ancak bu dediklerim son bir yıldır olup bitenler. Öncesinde sosyal yönden aktif bir kişilik olduğumu söyleyemeyeceğim.
 
 
Eşimle üniversiteden arkadaşız. Bizimkisi ilk görüşte aşktı. Eczacılık fakültesinin kantini bizim hukuk kantininin hemen karşısındaydı.  Keza kütüphanelerimiz de aynı bahçeye açılıyordu. Üçüncü sınıftaydım. O ikinci sınıf öğrencisiydi. Vizelerin başlamasına 1 hafta kalmıştı ve o güne kadar it ayağı yemiş gibi şehrin altını üstüne getirmekten derslere girmeye zaman bulamamış avareler güruhu olarak ders çalışabileceğimiz sessiz sakin bir yer arıyorduk. Aklımıza eczacılığın kütüphanesi geldi. Zaman zaman oraya gidip ders çalışıyor pozlarıyla eczacılıktaki kızları keserdik. İşin aslı, eczacılıkta okuyan kızları görünce hukuk öğrencisi olduğuma  bin pişman olmuştum.  Hukuk fakültesinin 800 kişilik 1.ci sınıf anfisinin yüzde 70’i Anadolu’nun  her köşesinden hakim yada savcı olma hayali ile yola çıkmış ve İstanbul’un keşmekeşiyle baş edemeyerek gruplar halinde kümeleşmiş erkek öğrencilerden oluşurken, eczacılık fakültesinin amfilerinin çoğunu,  moda dergilerinden fırlamış  geç model havasındaki  kız öğrenciler doldururdu.
 
 
O gün, yüksek tavanlı kütüphanede sessizlik hakimdi. Hemen her masada birkaç öğrenci olmasına rağmen ortamın bu sessizliği eczacılık öğrencilerine olan saygımı pekiştirdi. Masa aralarında dolanmaya başladım. Karşısında tuğla gibi Roma Hukuk kitabımı açıp oturacağım ve her seferinde uykumu getiren bu kitabın sayfalarına bakmaktan yorulduğumda beni alıp başka diyarlara götürecek  meleği aramaya başladım.  Çok fazla gezinmem gerekmedi. Grubun diğer avcıları gelmeden kızın tam karşısındaki sandalyeye çöktüm. Sandalyeyi özellikle gürültülü bir şekilde çektim. Belki kafasını kaldırıp bakar diye. Masaların üzerindeki aydınlatmalar son derece zayıftı bu yüzden salon oldukça  loştu. Kitabımı açtım ve daha önce defalarca okumama rağmen bir türlü kendimi veremediğim ve asla dilimin dönmediği  Latince başlıklar altında sayfalar dolusu devam eden Roma dönemi hikayelerini okumaya başladım.  Karşıdan bir tepki göremedim. Sayfaları yırtarcasına çevirdim, bir kaç kere  öksürdüm fakat karşımdaki kafasını bile kaldırmış değildi. Biraz sonra telaşlı adımlarla birisinin bana yaklaştığını duydum. Halinden ve tavırlarından asistan olduğu anlaşılan arkadaş hayretler içinde bana baktı ve önümdeki kitabı hışımla kapatarak …..Arkadaşım burada sınav yapıyoruz. Bu ne saçmalık!!!  diye kükredi. Karşımdaki kız ilk defa kafasını kaldırdı ve benim şaşkın suratıma gülümseyerek baktı. 
 
 
İki oğlumun babası ilk aşkım  Tayfun’la işte böyle tanıştım! Evlenmek için okulların bitmesini bekleyememiştik. Ben son sınıfa geçtiğimde artık evliydik. Büyük oğlum Tunç doğduğunda henüz bir yıllık çömez bir avukattım. Mesleği tanımakla geçen 2  yılın sonunda bu işten para kazanacağım iyice ortaya çıkmıştı. Ancak bunu takip eden 8 yıl boyunca mesleğimin karakterimde yarattığı erozyon evlilik hayatımı bitme noktasına getirdi. Parayı bulunca duygusuz, saygısız pisliğin teki olmuştum. Mahkeme salonlarında  ve koridorlarında takındığım kendinden emin ve şakaya gelmez avukat  rolünü özel hayatımda da benimsedim. Bencillik ve duygusuzluk mesleki bir hastalıktı ve başarının anahtarı gibi gelmişti bana. Eşim, ilk çocuk doğunca emek emek aldığı diplomasını bir köşeye kaldırmış ve hiç sorgulamadan kendisi için biçilen evine bağlı anne rolünü  oynamaya başlamıştı. İki yıl öncesine kadar hiç şikayet ettiğini duymadım ve doğrusu onun ne hissettiğine ya da beklentilerinin ne olduğuna dair bir fikrim ve merakım yoktu. Evlilik ve arka arkaya iki çocuk sahibi olmak bu hayatta bize biçilen rollerin neler olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde ikimize de dikte ettirmişti. En azından ben bu rol dağıtımından memnundum.
 
 
Üniversite  yıllarımda boylu poslu yakışıklı bir geçtim. Evlendikten 2 yıl sonra ise 13 kilo almış,  hafif göbekli, söylemesi bile acı verici ama piknik tipi, gıdıklı bir adama dönüşmüştüm. Takip eden yıllarda, bekar ve parasız olduğum yılların acısını çıkarırcasına yemeye, içmeye ve hovardalığa verdim kendimi. Haftanın birkaç günü gençliğimizden beri ayrılmadığımız grubumuzla eski günleri bıkıp usanmadan yad ettiğimiz içkili sofralar, gecenin ilerleyen saatlerinde alkolün de etkisiyle evlilik düzenine ve karılarımıza karşı atıp tuttuğumuz  cesur söylevlerle sona ererdi. Böyle sofralarda, flört  yıllarımızda aşkından ölüp bittiğim eşim hakkında nasıl böyle atıp tutabildiğime ben de şaşırırdım. Zavallı eşim ise bu yaşadığı hayattan bıkmış, mutsuz, küskün ama yine de doğa ana’nın  her bir hücresine nakış gibi işlediği genetik kodları sayesinde ana yolda yavrularını  karşıdan karşıya geçiren anaç ördeğin tedirginliğiyle çocuklarımızın üzerine eğilmiş, kadınlığı unutturulmuş bir ev hanımına dönüşmüştü. Benim gibi bencil ve anlayışsız bir koca bir evliliği tek başına yıkamadıysa bir de bunun üzerine evliliğin en büyük düşmanlarından rutini ekleyelim. Bu tuzağı dikkatsiz eşler birlikte hazırlarlar. Modern hayatın bağımsız birey olma dayatması ve teknolojik gelişmeler sizi kendi kozanıza hapseder ve oraya ne eşiniz ne çocuklarınız nüfuz edemez. İşte iki yıl öncesine kadar evliliğimizin resmi böyle bir şeydi. 
 
 
İki yıl önce  tam da bu gün,  yatak odamızda her zaman  eşimin başucundaki komodinin üzerinde duran  saatin alarmı ilk  defa tam kulağımın dibinde çaldı. Her zaman yaptığım gibi yastığı başımın üzerine çektim ve  kulaklarımın üzerinde ellerimi bastırdım.  Ama anlaşılan saat o kadar yakınımdaydı ki bu taktik bu kez işe yaramadı. Alarm, saat  sanki  kafatasım ile beynimin arasında bir yere yerleştirilmiş gibi çalıyordu. Her zamanki  gibi yatağın sağına yattığımdan emindim. Yılların alışkanlığıyla sola dönüp  sağ ayağımı eşimin üzerine koymak isteyince de kendimi  yerde buldum. Allahtan yatak odasının zemini uzun  tüylü oldukça pahalı bir halı ile kaplıydı. Acıdan ziyade büyük bir şaşkınlıkla haykırdım. Yerde yatarken gözlerimi açtım ve  üzeri çiçek desenleriyle kaplı bal rengi ipek bir gecelik içinde olduğumu, düşerken yukarı doğru açılan geceliğin altından bir çift kadın bacağını ve ojeli ayak parmaklarını gördüm. Bu manzaraya bir anlam veremedim. Dün gece çok içip içmediğimi hatırlamaya çalıştım. Sonra, ağır yemekten de olabilir diye düşündüm. Eşim, internette faydalı şeyler de olduğunu  ispatlama derdine düştüğünden beri her Allahın günü  bir  sağlık haberini  getirip gözüme sokmayı adet edinmişti. Hatırladığım kadarıyla böyle yazılardan birinde gece yatmadan önce aşırı yağlı yemek yemenin uyku kalitesini bozduğu ve daha kötüsü kabus görmeye neden olduğu yazıyordu. Hem aşırı yemek yiyip hem de kafayı çektiysen artık gerisini sen düşün…
 
 
Gel gör ki bu güne kadar hiç bu kadar gerçekçi ve ısrarcı bir kabus da görmüş değildim. İnternet haberlerine dönecek olursak, anlaşılan rüyalarda geçen  zaman  gerçek  hayatta geçen zamandan farklı deviniyordu. Yani bizim uyandıktan sonra kahvelerimizi höpürdetirken komşumuza ya da iş arkadaşımıza uzun uzun anlattığımız rüyalarımız gerçekte birkaç saniye sürüyor olabilirdi. Rüya anında sanki zaman genleşiyordu.  Rahatlatıcı bir akıl yürütme olmasına rağmen şu anda olup biteni açıklamaktan uzak olduğu kesindi. Hatta bir an için ne alakaysa , elimdeki cep telefonunun ekranından   karımın  sabah uyanışını ve yataktan düşüşünü seyrettiğime  dair saçma sapan bir rüya gördüğümü dahi düşündüm. Ta ki yatakta benim pijamalarımın içinde oturup şaşkınlıkla bana bakan adamı görene kadar…
 
 
Çok uzun yıllar önce , tek kanallı televizyon  devrinde seyrettiğim kısa bir televizyon filmini hatırladım. Daha doğrusu o filmi seyrederken hissettiğim rahatsız edici, korkutucu, insanı kendine yabancılaştıran duyguyu tüm canlılığıyla tekrar yaşadığımı hissettim. Filmin kahramanı  sabah evinden çıkıyor ve kendini , kendisi hariç herkesin geri geri yürüdüğü kalabalık bir  caddede buluyordu. İnsanın kanını donduran bir sahneydi. Kaçacak bir yer yoktu. Kadınlar, erkekler, çocuklar hatta kediler ve köpekler bile geri geri yürüyordu.  Filmin sonunu hatırlayamadım  ama o zaman  hissettiğim dehşet ve şaşkınlık hisleri anlaşılan ruhumun bir köşesinde yıllardır saklanmıştı  ve ortaya çıkmak için böyle doğa üstü  bir anın gelmesini bekliyordu. Bir kadın bedeni içinde olduğum gerçeğini anlamak beni yıktı. Gençlik yıllarımdan beri  hiç doymayan  bir açlıkla arzuladığım , sahip olmak için zekamı, paramı, her türlü yalanı kullandığım, bir kez elde edince hemen bir diğerini kovaladığım bedenlerden birinde şimdi hapistim.  Ruhum bu tuzaktan kaçıp kurtulmak için çırpınıyor, aklım hala çaresizce bu gerçekliği kabul edemiyordu. Utanç tüm benliğimi sarmıştı. Kapana kısılmış bir kaplan gibi hissediyordum.
 
 
İçine uyandığım yatak odası benim yani bizim yatak odamızdı. Tüm bu karmaşanın içinde yere düşerken çıkardığım hayret nidası dışında bir ses çıkmamıştı benden. Ancak komodinin üzerindeki saatin alarmı hala çalıyordu. Dün gece üzerime geçirip yatağa girdiğimi hatırladığım  pijamalarımın içinde yatağa oturmuş şaşkınlıkla bana bakan top sakallı adama  korku dolu bir bakış fırlattım. Adam bana hiç tanıdık gelmeyen bir ses tonuyla konuşmaya başladı. Hayatım iyi misin? Hafızamı kaybetmiş olabilir miyim diye düşündüm bir an. Belki de ciddi bir kafa travması geçirmiştim ve beynim kimliğim hakkında bana oyun oynuyordu. Beni ben yapan hatıralar,  böyle bir kaza sonucu beynin bilmem hangi bölgesinin zarar görmesine bağlı  olarak oraya çıkan yapay hatıralar mıydı? Bu ardı arkası gelmez sorular  normal düşünmemi engelliyordu.
 
 
“ Sen kimsin, Selin nerede ? “  diye kekeledim. Adam vaktinden evvel uyandırılmış olmanın verdiği huysuzlukla uzun bir  söylev çekmeye hazırlanırken böyle bir soruyla aptallaşıp kaldı. “ Kabus mu gördün sen ? “  Adamın sonraki kelimelerini  takip edemedim. Ancak ses tonu saygısız, ukala ve kaba bir karaktere işaret ediyordu. Sanırım uğraştığı işlerin ne kadar yıpratıcı olduğundan, hiç olmazsa evinde rahat etmesi gerektiğinden falan bahsediyordu.  Zorlukla nefes alıyordum. Bayılmam an meselesiydi ancak adam farkında değildi. Şikayetleri ve mızmızlanmaları karısı yada annesi tarafından gereksizce şımartılmış bir erkek  olduğunu gösteriyordu.
 
 
O sabahı takip eden 3 hafta boyunca odadan dışarı çıkmadım. Pijama hızsızı adam aylarca salondaki kanepede yattı. Adamın benim kocam ve çocuklarımın babası olduğunu, annemden kaynana diye bahsettiğini ve ona hiçbir zaman ısınamadığını, babamın ölümünde cenazeye bile gelmediğini, çocukların bazen babalarını günlerce görmediğini keşfetmemin bana hiç faydası olmadı. Metafizik ve ruhsal fenomenlere dair kitaplar da bir fayda vermeyince bir psikoloğun yardımını almam gerektiği aksi halde bu olanlarla baş edemeyeceğim ortaya çıktı.
 


35 yıllık hayat tecrübesini geride bırakmak kolay olmadı. İnsan her zaman okyanusun karşı kıyısındaki bilinmez toprakları merak eder. Oraya gitmek ve keşfetmek benden başka bir insana da nasip oldu mu bilmiyorum. Aynı yolculuğu gerisin geri yapmak ister miyim ? Hayır! Bu ahşabı eskimiş, yelkenleri parçalanmış yorgun kadırga bir başka yolculuğu kaldıramaz. Yapacağı tek şey sakin koylarda tatlı tatlı esen meltemleri pruvasına alıp hayatın tadını çıkarmak olacaktır.

Görüntülenme Sayısı: 282

FAHRİ ÖNER Yazarın Diğer Yazıları