Kuşadası Bugün
Çok Bulutlu
En Yüksek : 21°C
En Düşük : 7°C
Kuşadası Haberleri

HALİL AKGÜN - Makale ve Öykü Yazarı

 

            Selanik göçmeni bir sülaleden gelen Süleyman Abi, bugünkü sohbetimizde Kuşadası tarımının ne hale getirildiğini hüzünlü bir şekilde anlatmaya başladı:

            -İncir ağacı, zeytin ağacı, ceviz ağacı, iğde ağacı, badem ağacı, nar ağacı, armut ağacı…Kuşadası’nın doğa yapısı yoğun yapılaşmadan dolayı bozulmuş bulunuyor. Nerede kaldı o güzelim meyve ağaçları. Allahın bize verdiği bu mübarek meyvelerin kıymetini bilmiyoruz. Bilhassa Kuşadası’nda Yunan halkının yaşadığı zamanlarda, yetiştirip gittiklerinde bize bıraktıkları o güzelim meyvelerin şimdi çoğunun tadını bile unuttuk.

            Selçuk ve Kuşadası’nda yetiştirilen incir çeşitleri, siyah incir, orak yemişi, bahçe inciri, o güzelim bardacık incirleri anca Aydın tarafında yetiştiriliyor. İncir mahsulü, yazın yaş olarak, kışın da kurusu tüketildiği gibi bu yöreler içinde önemli bir geçim kaynağı.

            Badem ağaçları da öylesine. Diş bademi, taş bademi, acı badem çeşitlerini yöremizde çok miktarda bulmak mümkündü. Evlerin bahçelerinde dahi yetiştirilirdi. Baharda çağla badem, buzlu badem, kışın ise badem içi, kavrulmuş badem tatlarını şimdi yöremizde bulmak zor.

            Günümüzde ulaşımın çok kolay olmasından dolayı başka yörelerde yetiştirilen bu meyveleri bulabiliyoruz. Kim şimdi tarlasına, toprağına bir ceviz ağacı, bir badem ağacı, bir incir ağacı dikip yetiştiriyor?

            Bir zamanlar Kuşadası’nda helvahaneler, incir, üzüm depoları varmış. Küçücük Kuşadası iskelesinde bu üretilen ürünler dış memleketlere gönderiliyormuş.

            Şehrin kenarına kadar dayanan zeytin ağaçları…O kadar zeytinlikler vardı ki aylarca zeytin toplama işi devam ederdi. Herkes zeytinini kendisi toplar, fazla ağacı olanlar komşularından yardım ister, o kişiler zeytinliği olmadığı için kendi tüketecekleri zeytin ve zeytinyağını kazanıp yemeye giderlerdi.

            Yörede boş arazilere zeytin fidanı ile birlikte bağ dikilir, yıllarca bağından faydalanılır, zeytin ağaçları büyüyene kadar bağdan yararlanılırdı. Sonra bağ sökülür, arazi zeytinlik olarak kullanılırdı. Tarım işlerinden yörede çok kişi ekmeğini kazanır, ekonomisini sağlardı. İnsanlarımız şimdi zeytin mahsulünü bir başka kişiye ortak yarı yarıya veriyor, verimin anca yarısına razı oluyor.

            Anlatmak istediğim, insanların düzeni de bozuldu, çünkü adamın atı, eşeği yok ki, gitsin kendisi zeytinini toplasın. Atı eşeği de olsa o hayvanı besleyecek arpa buğday yok. Ekin ekmiyor ki onun samanı ile hayvanı doyursun. Herkes boş zamanlarını değerlendirirdi. Rençperler ekip biçerler, bir şeyler üretirler, gündüzleri kahvehanede kimse bulunmaz, herkes tarlasına gider, ağaç diker, yetiştirir, çiftini sürerdi.

            Babam esnaf olmasına rağmen ağaç yetiştirmeyi çok severdi. Evimizin avlusunda dahi asma, Frenk elması (muşmula), can eriği vardı. Meyvelerinden komşularımız dahi yerlerdi. Mübadil olarak Selanik’ten geldiklerinde verilen iki arazinin dedem bakımını yapmış, dedemden sonra da babam ilgilenmiş. Dedemlere iki adet tarla verilmiş.Birisi, şimdiki sanayi sitesinin üst tarafında. Orada büyük zeytin ağaçları, birkaç tane armut ağacı, bir tane de incir ağacı vardı. Armut ağaçlarının birisi tezeren armut, diğeri Sarhanlı, bir de küçük Bursa armudu vardı. Tezeren armutu ilk önce gelişir, babam gidip bir heybe dolusu toplar getirir, komşularla beraber yerdik.

            Bir tane de incir ağacı vardı. Son zamana kadar meyvesini yerdik. Zeytin toplamaya gidildiğinde incirin üzerinde kurumuş incirler bulunurdu ve kimse koparıp çalmazdı. Zeytinlikte eşek zeytini (kalamata), şehir zeytini denilen bir cins ile hamades ( hurma) zeytin ağaçları vardı. Zeytin toplama işini ailemiz yapardı. Ağaca meraklı olan babam da bu zeytinliğin etrafına kara servi ağaçları dikmişti.

            Yine mübadelede aileye verilen ikinci tarla Çıfıt tepesindeydi. Şimdiki Aran Sitesi olan yerde. Aileye verildiği zaman burası bir Yunanlının imiş.Yunanlı bu arazide bağ, zeytin, badem çeşitleri, diş bademi, taş bademi, acı badem, mandalların kenarına nar ağaçları dikmiş. Her çeşit nar, tatlı nar, mayhoş nar, ekşi nar yetiştirmiş. Yine tarlanın kenarlarına türlü çeşit incir ağacı dikmiş. Bir tane incir ağacı vardı, önce o incir olurdu, o orak inciri idi. Yine siyah incir de vardı bağ olan yerde ve tarlanın ön kısmında da siyah incir vardı.

            Kuşadası’ndan giden Yunanlılar hep üretici olmuşlar, kendi yiyecekleri türlü çeşit meyveleri, yemişleri üretmişler. Daha sonraları Kuşadası’nda yaşayan insanlar da aynı sistem çalışmışlar, hep üretici olmuşlar.

            Bir zamanlar böyle uğraşan insanlar yapacakları işleri çok iyi biliyorlarmış. Tarlasında yetiştireceği ağacın aşısını dahi kendisi yapar, bazen başka cins olan bir ağacı meyve ağacı aşısı yaparak onun o meyve ağacı olmasını sağlarmış.

            Çocukluğumuzda komşularımızın bahçesinden çağla badem, erik gibi meyveleri komşumuzun haberi olmasa da bahçeden koparırdık. Çıfıt tepesinde o kadar çeşit meyve ağaçları vardı ki insanlar oraya gittiklerinde koparacak muhakkak binbir çeşit  meyve bulunurdu.

            Kuşadası’nın büyük tarım arazilerinin bulunduğu Karaova’da yetiştirilen kavun, karpuz ve sebzeler çok lezzetli olurdu. Bilhassa kavun ve siyah çekirdekli koyu yeşil karpuzların tadı ve kokusu çok özeldi. Yetiştirilen kavun ve karpuzların hepsi Kuşadası’nda tüketilemez, kamyonlarla İzmir-İstanbul gibi büyük şehirlere götürülür, karpuzların Kuşadası’ndan geldiğini öğrenen meyve satıcıları birbiriyle yarış eder, iyi fiyatlarla malı alırlardı.

            Karaova semtinde hiç narenciye yetiştirilmezdi. Birkaç kişi deneme olarak şeftali ağacı dikti. Narenciye de ilk yıllarda Değirmendere mevkiinde Karadenizli Kaptan denilen bir kişi orada bir arazi aldı ve Karadeniz’den getirdiği satsuma mandalina fidanlarını dikip üretti. Ondan sonra da narenciye yetiştiricileri çoğaldı.

            Turizmin Kuşadası’nda başladığı yıllarda şehir planı da değişti. O verimli ve güzel araziler iskana açıldı. Halk bu yapılaşmadan memnun, ilerisini düşünmeden, geleceğin kendileri için ne kadar kabus olacağını bilmeden. Tarlalarının imara açıldığını öğrenen kişiler, müşteri aramaya başladılar. Birinin tarlasının satıldığını öğrenen tarla komşuları kendi arazilerinin değerlendiğini ve yakında kendi tarlalarına da müşteri bulunacağını düşünüp, ne hayaller kurarlardı. Zamanla o hayaller gerçekleşti. Araziler satılmaya başladı. Bir taraftan yapılaşma yoğunlaştı.

            Tarlasını satanlardan bazıları hemen lüks hayat yaşamaya çalıştı. Tabii ki o hayatı da bilmeden yaşamak zor olduğundan tarla satışından elde edilen paralarla kendisine bir araba, genç oğluna bir araba aldılar. Çalışıp kazanmak yok, nasıl olsa çok para var. Yıllarca tütün tarlalarında aldıkları paraların yanında ellerinde bulunan paraları bitmeyecek bir hazine sanıp hazırı da tükettiler.

            Araziler de hep villalar, kooperatif siteleri oldu. Çok aile bu satışlardan para sahibi oldular. Çalışmayı kazanmayı unuttular. Yıllar sonra ellerinde olan hazır para da tükendi. Çalışıp para kazanacak arazi de yok.

            Adam ne yapsın, nereye bir incir, nereye bir badem, nereye bir armut dikecek? Mal mülk sahibi insanlar çalışacak bir iş peşine düştüler. Çok az kişi paranın kıymetini bildi. Aldığı parayı çok dikkatli harcadı.  O parayla yine arazi aldı ve onlar biraz huzur içindedir.

            Kuşadası’nın esasında yapılaşmadan çok zararı var. Eskisi gibi olsa insanlar, çoluk çocuk ekmeklerini yine üretici olarak kazanır, daha rahat geçinirdi.

            Kuşadası’nda turizm denildi, önceleri iyiydi, sonraları o işin de hayrı kalmadı, büyük turizm yatırımları dahi kazançlı değildir. Turizmde Kuşadası ön sıralarda gidiyordu. Yıllarca Kuşadası Türkiye’nin döviz gelirleri bakımından ikinci sırasında idi. Birinci sırada İstanbul bulunuyordu.

            Otel sayısının az olmasından ve esnaf sayısının da az olduğu zamanlarda turizmciler çok para kazanmaya başladılar. Devlet teşvikleri arttı. Yatak sayısını arttırmak amacıyla ev pansiyonculuğu özendirildi. Evini pansiyon yapacaklara ev pansiyonculuğu kredisi verildi. Kredi ödeme koşulları kolaylaştırıldı.

            İlk yıllar sahil sitelerinde yazlıklar yok iken gelen kişilerin hepsi konaklama tesisinde kalıyordu. Temmuz, Ağustos aylarında kalacak oda bulmak zordu. Gelenlerin çoğu rezervasyon yaptırırdı. Acenteler turistik otellerden yalvara yakara sezon için istedikleri kadar oda zor bulurlardı. İlk yıllarda, gelen turistlere misafir gözüyle bakılırdı. Onlar yemek için temiz lokantalara götürülür, alışveriş yapacakları yerler tarif edilir, esnaf lisan bilmese de tarzanca tabir edildiği gibi anlaşmaya çalışırdı.

            Yaptığı alışverişin parasını ödemek için cüzdanındaki paraları gösterir, aldığı ürün kaç para tutuyorsa esnaf kendi eliyle hak ettiği parayı alır, fazla almazdı.

            Herkes bu durumdan memnundu.

            Bu durumu öğrenen başka yerlerden gelip dükkân işleten kişiler bu yabancılara enayi gözüyle bakıp para çantalarını açıp malın bedeli kadar almasını bekleyen adamların malın bedelinden çok fazla parasını almaya başladılar.

            Bu kazıklama yöntemi böyle devam ederken turistler aldığı malın değerinin o kadar olmadığını öğrendiği zaman gelen turistlerde bir tedirginlik başladı. Daha sonraları da hiç pazarlık bilmeyen turistler alacakları her şeyde pazarlık yapmaya başladılar.

            Kuşadası’nda git gide otel sayısı, esnaf sayısı arttı. Böylece gelirler azaldı. İleriki yıllarda lokantaya giren turist yiyeceği yemeğin parasını dahi pazarlık etmeye başladı.

            Sonra…Sonra, al sana turizm Kuşadası…

            Biz böyle eski günleri anarak avunuyoruz.

            Bağımız yok, bahçemiz yok, verimli tarlamız yok, o meşhur kavun karpuzumuz yok.

            En kötüsü de o güzelim bardacık incir ağaçlarımız yok…

            (Süleyman Abi’nin yanından ayrılırken Kuşadası’nın dramını ne kadar iyi özetledi diye düşündüm kendi kendime).

Görüntülenme Sayısı: 142

HALİL AKGÜN - Makale ve Öykü Yazarı Yazarın Diğer Yazıları