Kuşadası Bugün
Gök Gürültülü Sağanak Yağışlı
En Yüksek : 30°C
En Düşük : 20°C
Kuşadası Haberleri

HALİL AKGÜN - Makale ve Öykü Yazarı

 

 

               Ertesi gün çaylarımızı yudumlarken Süleyman Abi eski Ada’da gelin almanın nasıl olduğunu anlatmakla başladı konuya:

 

            -Gelin almaya taksi ile gidilir. Babası gelinin kuşağını bağlar. Kapıda bekleyen gelini alıcılara teslim eder, gelin taksiye binerken, taksinin ve gelinin başından bozuk para, leblebi şekeri, fıstık gibi çerezler atılır. Gelin evinden alındığında gelinin arkasından para ve çerezden sonra bir kova su dökerler, su gibi geçinsinler diye. Gelin taksisinin önüne geçip bahşiş isteyenler olur. Damat zaten usulü bilir ve zarfların içine kâğıt para koyar. Önünü kesene verirler. Sonra gelin arabası yoluna devam eder. Gelin parasını alan gençler bu parayla hep birlikte şarap içerler.

 

            Kına gecesi düğünden bir gün önce yapılır. O gece kına karılır. Herkes eline kına yakar. Gelinin de ellerine kına yakılır. Kına gecesi gençler bir değneğin ucuna eski bir bez bağlarlar. O bez yakılır ve bütün ağızdan şarkı söylenir. Kına gecesi şarkısında Na ne na!, Na ne na nena! derler. Bir de Heyamola! Heyamola! diye bağırıp mahallede dolaşırlar. O günlerde evlenenlerin kına geceleri muhakkak böyle olurdu…

 

            İnsanlar birbirlerini sever, komşular akraba gibidir. Kimse kimseyi üzmez. Komşunun malını, namusunu korur. Fakir kişi fakirdir. Zenginler zaten bellidir, çok az zengin vardır. Esnaf kendi dükkânında çalıştığı gibi ek iş olarak da bir tarla kiralar, onun da şehre yakın olmasına bakar. O tarlaya tütün diker. Tarlaya sazdan, çalıdan bir çardak yapar. Çoluk çocuk o çardakta tütün işiyle uğraşır. Kendisi akşam dükkânı kapatınca çardağa, çocuklarının yanına gider. Bir gün önceden belirlenen ihtiyaçlarını da alır gider.

 

            Çardakta gece tütün kırmaya, toplamaya yardımcı olur. Sabaha karşı erken kalkılır. Çocuklarına yine tütün toplama işinde yardımcı olduktan sonra gidip işyerini açar ve sanatını yapar.

 

            Tütüncüler bir yıl çalışıp ürettikleri tütünü sattıklarında para alırlar. Tütünü ekip toplayana kadar tarlalarda yalınayak (ayakkabısız), eski yamalı giyeceklerle uğraşırlar, tütün satımında elde edilen para ile ayakkabı, giyecek elbise anca alınır.

 

            Şehir içersinde de ayakkabısız yalınayak dolaşanlar vardı. Onlar balıkçılar, prina fabrikasında (Hasan Reis’in) çalışan işçilerin ekserisi idi. Onlara kimse bir şey demez ve yadırganmazlardı.

 

            Herkes yamalı giyerdi birkaç zenginden başka. Pantolonlara süvarilik geçirilir. Süvarilik pantolonun arkasını kapsayacak şekildeydi, önünün diz kısmına cep hizasından başlayıp paçalarına kadar olan yere ayrıca bir kumaş geçirilerek birkaç yıl daha dayanması sağlanırdı. Kuşadası’nda birkaç zengin takım elbise giyer. Tarımla uğraşan zengin kişiler ise İngiliz kumaşından yapılmış İngiliz külot pantolonu, ayakkabı olarak da körüklü çizme giyerlerdi. Ayakkabıların tabanına pençe yaptırılır, onun da bir müddet sağlam kalması sağlanırdı.

 

            Çizmelere yıllar sonra (başlama) denilen yenilik yapılır. Başlama, çizmenin alt kısmı, ayakkabı tarafı yeniden imal edilip üst tarafı olan (gonç) una monte edilirdi. Bir defa yapılan elbise senelerce giyilir, her zaman elbise diktirilmezdi. Pazarda hazır elbise de satılırdı. Söke’den pazara gelip elbise satan bir iki esnaf vardı. Biri, son zamanlara kadar gelen elbiseci (Kıryar) her Cuma pazarda ucuz elbise satardı. Kumaşı çulaki olan elbiseleri fakirler alırdı.

 

            Tütün tarlalarında çardakta yaşayan insanların şehirdeki evlerinin kapısı iple bağlı olur, hırsızlık hiç olmazdı. Zaten hırsız evden neyi çalacaktı ki, bir hasır üzerinde yaşayan çok aile vardı. Evlerdeki eşyalar, herkesin evinde kullandıkları gibiydi.

 

            Kuşadası’nda birkaç tane taksi vardı. En eskisi, Ford marka, Atatürk’ün arabasının aynısı. Bir de şoför Ahmet’in Austin marka küçücük bir taksisi ve Seydali’nin bir Ford taksisi. Onlarla seyahat edilirdi. Elbirlik otobüs firması da yoktu. Trafik ehliyetini belediyeler verirdi. Trafik cezalarını da belediyeler keserdi. İlçe trafik komisyonu belediye zabıta amiri ile belediye makinisti idi. Şoförlere de ehliyeti onlar verirdi. Ehliyet alacak kişileri eski top sahasına götürür, orada arabayı biraz ileri biraz geri yaptırır, ehliyetini hemen verirlerdi. Kasabanın asayişine birkaç polis, birkaç bekçi bakardı. Geceleri mahallelerde bekçiler dolaşır asayişe bakarlardı.

 

            Çocuklar sabah erken kaldırılıp simit satmaya gönderilir, onlardan para kazanmaları istenirdi. Simitçi fırınlarının da bu çocuklara ihtiyacı vardı çünkü ürettikleri simitleri çocuklar satardı. Bir iki defa ben de simit satmaya gittim. Bir defasında çok erken gitmiştim, diğer simit satıcıları çocuklarla fırından simitlerin çıkmasını beklerken, o zaman yıkık olan Hanım camii ve minaresinin merdivenlerinden hepimiz minareye çıktık. Minarenin içi zindan gibi idi. Şerefe kısmından biraz bakındıktan sonra inerken benim ayağıma eski, o yıllarda cami ve inşaatlarda kullanılan, yalnız sıcak demircilerin yaptığı büyük başlı çivi battı. Ben çivinin battığını hissetmedim. Merdiven basamağına adımımı attığımda ayağımın tabanında bir demirin olduğunu, her basamakta çat çat diye ses geldiğini anladım. Minareden inip dışarı çıktığımızda ayağıma o demircilerin yaptığı çividen battığını gördüm ve elimle çiviyi çıkardım. O an hiç acı hissetmemiştim. Fırından gevrekler çıktı, herkes selesine 15-20 tane simit koyup satmaya koyulduk.

 

          Birkaç saat sonra ayağımın üzerine basamaz olmuştum. Zaten simitleri de satamamıştım. Halamın oğlu Necdet Dinç’e simitleri ve sattığım simitlerin parasını vererek fırına gönderdim. Evimiz yakındaydı. Topal topal zor gittim. Anneme ayağıma çivi battığını söyledim. Annem Yanıklık tarafında yetişen büyük yapraklı bir bitkinin yaprağındaki çok ince zarı çıkardı. Çivi batan yere yapıştırıp bir bezle bağladı. Ağrısı iki gün sürmüştü.

 

            Kuşadası’nda birkaç tane simitçi fırını vardı. Çarşıdaki fırınlar yalnız ekmek çıkarırdı. Yine bir gün simit satmaya gittim. Annem bana bir sele verdi, onun içinde simitleri satacaktım. Fırından yeni çıkan simitlerden aldım, selede satıyorum, kale kapısında belediye zabıta amiri Mustafa Sözer benim selemi aldı, zabıta bürosu da yakın, kale kapısı yanında, ben ne yapacağımı bilemedim. Babam da Efe Suphi’nin kahvesinde imiş, biri babama haber vermiş. Babam kahveden çıkınca beni gördü, ne oldu dedi, ben, simit satıyordum, zabıta amiri seleyi aldı, dedim. Beraber zabıta bürosuna gittik. Babam selenin neden alındığını sordu, amir bu selelerde simit satmanın yasak olduğunu, simitleri bundan sonra özel camekânda satılacağını, selelere müsaade etmediklerini söyledi. Babam sele ve gevrekleri zabıtadan aldı. Bunları doğru eve götür. Bir daha gevrek satma dedi ve bir daha ben de gevrek satmadım.

 

            Büyük adamların yalınayak gezdikleri bilinirdi, ben de bir gün böyle yalınayak dolaşırken ayağıma sırça battı. Babam öğleyin yemeğe geldiğinde ayağımdaki sırçayı çıkarmaya çalıştı. Fakat bir türlü çıkaramadı. Beni doğru hastaneye götürdü. Eski hastanenin bahçe kapısından girdik, doğru pansuman odasına. Doktor gelip ayağıma baktı. Sırça biraz büyük imiş. Doktor sırçayı çıkarırken canım yanmıştı. Doktora mahalle çocuklarında öğrendiğim ne kadar küfür varsa bağıra bağıra sıraladım. Doktora sövüyordum, çocuk olduğum için doktor da hoş görüyordu. Babam bana sus çok ayıp dese bile ben yine sırça çıkıncaya kadar doktora epey küfür etmiştim.

 

            -Teşekkür ederim, Süleyman Abi, yarın yine devam ederiz değil mi?

 

            -Tabii yarın yine gel sana o yılları anlatmaya devam edeyim..

Görüntülenme Sayısı: 723

HALİL AKGÜN - Makale ve Öykü Yazarı Yazarın Diğer Yazıları