Kuşadası Bugün
Gök Gürültülü Sağanak Yağışlı
En Yüksek : 30°C
En Düşük : 20°C
Kuşadası Haberleri

HALİL AKGÜN - Makale ve Öykü Yazarı

 

 

            Ada’da tanımayan yoktur Süleyman Aran’ı. Selanik kökenli göçmen bir ailenin çocuğudur. Meşhur Mimar Osman Usta’ın oğludur. Komşumuzdu ve sohbetlerimiz olmuştur. Aramızdan erken ayrılan Süleyman Abimiz bana hatıralarını anlatırken ”Bir gün bunları yazacaksın” dediğinde inanamamıştım. Fakat, rahmetli çok ileri görüşlüymüş, işte şimdi yazıyorum.

            -Eski yılların Ada’sını anlatır mısın bana Süleyman Abi?

            -Anlatayım Halil…O yıllarda Kuşadası’nda elektrik yok, su yok, halk mahallelerde bulunan birkaç tane sokak çeşmesinden yararlanıyor. Çeşmelerden akan sular da yavan su, içilmez, kullanma suyu olarak tüketilir. Elektrik olmadığından, belediye sokakların köşe başlarına fenerler monte etmiş, bu fenerleri yakıp söndürmeye de bir kişi görevlendirmiş.   Akşam olmadan fenerler yakılıyor, gün ağarırken de tek tek gezilip söndürülüyor. Sabah fenerlerin gazı tamamlanıyor, lamba şişesi siliniyor, fitilin ucu biraz kesiliyor ve akşam yine yanmaya hazır hale getiriliyor.

            Bazı günler ay ışığından yararlanılıyor. Ay ışığı olmadığı zamanlarda, kadınlar komşuya giderken, hemen hemen her evde bulunan gemici feneri ile gidip geliyorlar. Sokaklar tenha. Erkekler kahveye giderken, bir de kahveden dönüşlerinde sokaklarda insan olur.

            Kuşadası’nda bir tek sinema var, halk o sinemaya gider, bazen kahvelere meddah gelir, masallar anlatır. Meddah elinde bir baston, omzunda büyük bir yağlık (mendil) kahvede yüksek bir yere oturur, başlar anlatmaya. Kendisine has bir tekerleme ile masalın ucundan başlar, hikâye arasında geçen olayların içinde bazen Yahudi dilinden, bazen Arap, bazen Karadeniz şivesiyle insanları güldürür ve eğlendirir.

            Meddah olan kahveye giriş için küçük bir bedel ödenir, içeride bedava bir çay içme hakkı olur, ikinci bir çay içerse o çayın parasını öder. Bazen de aynı kahveye tiyatro, konserler gelir. Kahvehane yüz metre kare vardır. Konser ve tiyatroya giriş ücreti kapıdan peşin alınır.

            O yıllar, Alman Harbi denilen savaşlar vardır, Türkiye bu savaşlara katılmamıştır. Savaşın etkisinden tedbir olarak ekmeği karneye bağlanmış, halk mahallelere tahsis edilen bir memurdan aldığı karneyle fırından ekmek almaktadır.

            Bir zaman da Kuşadası’na yabancılar geldi. Yunan adalarında bulunan İtalyanlar savaştan korkup Türkiye’ye, Kuşadası’na gelirler. Gelenleri kimler nasıl yerleştirmişse mahallemizde birkaç evde gelen İtalyanlar oturuyordu. Bizim mahallede Hacı İbrahim Ağa’nın evinde de İtalyanlar vardı. Bizler sokakta oyun oynarken biz çocukları çağırıp bisküvi verirlerdi. Bisküvileri uzun teneke kutularda, ağzı kapaklı tenekelerde getirmişler. Bize verilenleri yediğimiz zaman bisküviler bayat, küf küf kokuyordu. İtalyanlar evlerden başka, top sahasında çadırlarda barınıyordu.

            Mahallemizde yaşlı dondurmacı Hasan Ağa vardı. Yazın dondurma, kış günlerinde muhallebi, aşure satardı. İki camekânın içersine mallarını kor, uzun bir sırıkla sırtında gezdirirdi. Bir de macuncu vardı. Türlü renkte yaptığı macunu sırtında akordeonla şarkı söyleyerek satardı.

            Mahallemizdeki oyun oynadığımız arsanın adı “Avdina”  idi, hep orada oynardık oyunlarımızı. Avdina, iki sokağa cephesi olan büyük bir arsa. Bir tarafı Güzel Sokak, diğer tarafı da Anıt Sokağa çıkardı. Orada çelik çomak, seler dediğimiz bir oyun vardı, oyuncular ikiye ayrılır, kayrak taş (düzgün ve geniş), taşlardan iki tarafın oyuncuları bu taşları aralıklı dik durdururlar. Yazı tura atılır, oyuna başlayacak taraf seçilir, her oyuncu üç tane taş atar karşı tarafın dikili taşlarına. Dikili olan taşları deviren taraf diğer oyuncuların sırtına biner ve daha önce belirlenen yere kadar götürüp getirir. Çelik çomak oyununda da aynı yöntem uygulanır. Yine kazanan kaybedenin sırtına biner, sırtındaki oyuncu sanki ata binmiş gibi deh, deh diye elindeki bir çomakla alttaki taşıyıcının ayaklarına vurur. Bu oyunlara küçük çocuklar alınmaz çünkü onların sırtına binilemez. Biz çocuklar böyle vakit geçirirdik. Başka oyuncaklarımız yoktu, ancak iptidai şeylerle oyun oynardık.

            Mahallemizde büyük delikanlılar bazı günler evimizin hemen üst tarafında yapılmış ve içine hiç su konmamış büyük bir su deposuna toplanır, yanlarında bir gramofon, birkaç tane taş plak, Münir Nurettin Selçuk, Hafız Burhan, Safiye Ayla, Müzeyyen Senar, Hamiyet Yüceses gibi sanatkârların şarkılarını dinleyip, bir taraftan da şarap içerlerdi. O günlerde gençler kimse görmesin diye böyle tenha yerleri seçerlerdi. Su deposu, Kese Dağındaki in, şehre yakın bağ evlerinde içki içerlerdi. Biz çocukları yanlarına çağırır, birkaç çocuk onların yanında bulunur, onların şarapları, sigaraları bittiğinde bize para verir, çarşıdan ihtiyaçlarını alıverirdik. Bize de ayak kirası olarak beş kuruş verirlerdi.

            Bazen içkiyi fazla kaçırınca oralarda düşüp kalanlar olurdu. Çarşıda iki tane meyhane vardı. Biri Kireççi Mustafa, diğeri Panani. Mustafa Kireççinin meyhanesi şimdiki Ziraat Bankasının olduğu yerde iki bölmeliydi, bir alt kısmı bir de üst kısım vardı. Gençler içki içerken üst kısımda görünmeyen yerlerde içerlerdi.

            Gençler her zaman içki içmezlerdi. Zaten içki içecek paraları da yoktur, anca ailelerinin evde yaptıkları şaraptan getirip arkadaşları ile içerlerdi. Onlar için Kese Dağı, su deposu uygun, oralarda gramofon çalarlar, müzik dinlerler, kimseyi rahatsız etmezlerdi. Kimseyi rahatsız etmemeleri önemliydi.

            Kuşadası’nda düğünler belediye hamamında, bazı evlerin altında (ev altı) yapılırdı. Belediye hamamında geceleri düğün yapılır, gündüzleri de hamam olarak devam edilirdi. Düğün yerine gelenler için kapıda bekleyen ve oranın düzenini sağlayan biri durur, çocukları içeri sokmazdı. O kişi her an kapıda bekler, eşi düğünde olan adamları içeri sokmaz, gider o kişinin eşini düğünde bulur, hadi kalk beyin geldi kapıda seni bekliyor deyip eşini adama teslim ederdi. Eşi düğünde olan erkekler kahvehaneden zamanında ayrılır ve eşini eve götürürdü.

            Bizim mahallede de Yoğurtçu Feyzi’lerin evinin altı geniş olduğundan kına geceleri düğünler orada yapılırdı. Düğünlerde müzik, müzisyen Hüseyin Fırtına isminde gözleri görmeyen bir kişi tarafından yapılır, Hüseyin cümbüş çalar, yanında bir de dümbelek getirir, dümbeleği de orada olan birisi çalar.

            İnsanlar sıradan oyuna kaldırılır, biri oyuna başlarken Hüseyin’e para verilir. Oyuncu oyununu bitirdikten sonra da arkadaşının birinin yanına gider, onu oyuna davet eder. O kişi biraz nazlansa da, ben oyundan anlamam bilmem dese de, ona ısrarla oyun oynatırlar. O da bir başkasını seçer, nazı geçtiği birini o da oyuna kaldırır, böylece geç saatlere kadar oyunlar devam eder. Bu arada çalgıcı, oyunculardan aldığı bozuk paralarla birileri tarafından evine götürülürdü.

            Kına gecesi ve düğün iki gün sürer…

            -Süleyman Abi gelin alma nasıl olurdu Ada’da?

            -Onu da yarın anlatayım Halil…

Görüntülenme Sayısı: 697

HALİL AKGÜN - Makale ve Öykü Yazarı Yazarın Diğer Yazıları