Kuşadası Bugün
Parçalı Bulutlu
En Yüksek : 15°C
En Düşük : 4°C
Kuşadası Haberleri

FATİH DÖNMEZ - Tiyatrocu/Aktör

                                     

Stefan Zweig 22 Şubat 1942 de,Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde eşi Lotte ile birlikte nazi Almanya’sının ve hitler’in dünyayı soktuğu durumun yarattığı hayal kırıklığı ve umutsuzluk nedeniyle intihar ettiğinde; miras olarak çok sayıda muhteşem eserinin yanı sıra Amok Koşucusu adında muhteşem bir de öykü kitabı bırakmıştı.Kitap,intihar ile ilgili yedi öyküden oluşuyordu.Zweig,Yedi farklı karakterin kendilerini intihara götüren cinnet ve umutsuzluk süreçlerini anlattığı bu eseri yazarken mi intihara meyletti bilemeyiz.Ama kendisinin de intihar ederek hayatını sonlandırması oldukça manidar.Sonuçta,2. Dünya savaşını yaşayan; şiddetle iç içe,baskıcı,saldırgan,ezici toplumun bir parçası olmayı reddetti.

  

Öncelikle “amok koşucusu”nun ne demek olduğuna bakalım: Amok koşucusu, “İnsanın bir cinnet anında,eline geçirdiği bir silah ya da öldürücü aletle,kontrolsüz bir şekilde şiddet uygulaması,önüne gelen her şeye ve herkese zarar vermesi ve sonunda kendisinin de ölümü olayına verilen isimdir.” Yani aslında amok koşusu olayı da bir çeşit intihar eylemidir. “Amok koşucusu” aynı zamanda saldırgan,düşüncesiz,ezici,yıkıcı ve acıma duygusundan yoksun insanları tanımlamada kullanılabilir bir tabirdir.

  

Son haftalar içinde Türkiye,bir kaç intihar olayı ile ilgili  çok konuştu. Önce bir kaç hafta önce Boğaz Köprüsü’nde intihar eden bir genci gördük.35 yaşındaki Sadrettin Şaşkın,dertleriyle birlikte kendini İstanbul Boğazı’na bıraktı ve aramızdan ayrıldı.Polis o sırada selfie çekiyordu ve yoldan gelen geçen insanlar,arabalarından genç adama “atla lan piç,atlamazsan şerefsizsin” diye bağırıyorlardı.Yoldan geçen bu vicdanı kurumuş insanlar, kendi hayatından vazgeçme aşamasındaki bir insana sevgi ve anlayış göstermek yerine trafiği aksattığı için küfrederken; acaba amok koşucusu tipi bir cinnetin içinde miydiler?

   

Ardından gencecik bir kızın,Münevver Karabulut’un vahşi katili cem garipoğlu’nun hapishanedeki intiharı geldi.Cinayeti işledikten sonra deliller ailesi tarafından karartılmış,uzun süre saklanmış ve sonra teslim olmuştu.İntihar ettiği zaman pek çok insan,onun kendini öldürdüğüne inanmadı. Toplumun büyük kesimi,katilin  hapishaneden kaçırıldığını,yerine bir kişinin cesedinin konulduğunu düşündü .Hatta katilin IŞİD e katılmak için kaçırıldığını söyleyenler bile oldu.Devletimiz yıllardır yaptığı çok sayıda icraatla,hepimize öyle bir güvensizlik telkin etti ki,vahşi bir katilin devlet tarafından korunabileceği gibi korkunç bir ihtimali düşünmeye zorlandık.Devletine hiç bir konuda güvenemeyen bir halkın trajedisi oldu cem garipoğlunun intiharı.

  

Sonrasında başka bir intihar geldi.Mehmet Pişkin,bir veda videosu hazırlayarak uzun süredir mutsuz olduğunu, “artık kendisine ayrılan sürenin  sonuna geldiğini” söyledi.Ardından Ella Fitzgerald’ın “Every time we say good bye” şarkısını dinletti bize,kırmızı şarabını içti ve aramızdan ayrıldı.Bir kaç dakika içinde kendini öldürecek olan bu genç adamın,sigara içerken kül tablası araması; bulamayınca da son sigarasının külünü yere atmamak için gösterdiği çaba,aklımıza kazındı.Ölürken ancak bu kadar zarif olunabilirdi.Son sözü, “Hoşçakalın,hayatınız çok güzel olsun,Ella Fizgerald şarkıları gibi.” oldu.Mehmet Pişkin’in ardından çok şey yazıldı çizildi ama en çirkin olanı sanırım,ateist olduğu için böyle bir sonu hak ettiği ve cennete gitmeyi hak etmediği yönündeki sözlerdi. 

  

Burada aklıma Al Alvarez’in “İntihar,Kan Dökücü Tanrı” kitabında okuduğum korkunç bir paragraf geldi.Kitaptan aynen aktarıyorum:  “Boğazını kestiği halde hayata geri döndürülen bir adamı astılar.Onu,intihar ettiği için astılar.Doktor onu bu şekilde asmanın imkansız olduğunu,gırtlağı açılıp oradan nefes alacağını söyledi.Ama onu dinlemediler ve adamı astılar.Boğazdaki yara hemen açıldı ve adam asılı olduğu halde nefes almaya başladı.Belediye meclis üyelerinin soruna bir çözüm bulmak amacıyla toplanmaları  zaman aldı.En nihayet üyeler toplandılar ve yaranın altını adam ölene kadar sıktılar.Sevgili Mary,ne çılgın bir toplum,ne budala bir uygarlık.” Bu olay 1860 da Londra’da aynen böyle yaşanmış.Mehmet Pişkin’in ardından konuşanlar , kendini öldürdüğü için cehenneme layık görenler, ölen bir insanın ardından bu sözleri söyleyenler,acaba ne çeşit bir cinnet hali içindeler?Mehmet Pişkin o intihardan kurtarılsaydı,yaşadığına bin bir pişman edecek olan bu linç meraklısı toplum,tam bir amok koşucusu değilse nedir?

 

  

İki yıl önce bir intihar okuduk.Adana’da 26 yaşındaki Emine Akçay,çocuklarını ısıtacak odun alacak parası olmadığı için,saç kurutma makinesini ısınmaları için çocuklarına verdikten sonra yan odaya geçip,kendini tavana asarak aramızdan ayrıldı.Ne bir not,ne bir şarkı bıraktı bize ardından.Bu ülkeyi yönetenler,çok büyük olmakla,çok güçlü olmakla övünenler,milli irade denilen kelime zincirini ağzından düşürmeyen vicdansızlar;yönettikleri ülkede meydana gelen bu ölümün ardından neden cinnet geçirmediler? İktidar denen şey,zaten başlı başına bir cinnet hali olduğu için mi acaba?

   

Onur Yaser Can,ODTÜ mezunu bir mimardı.2010 yılında,gözaltında maruz kaldığı hakaret,işkence ve cinsel taciz nedeniyle intihar ederek aramızdan ayrıldı.Ailesi  üç yıl sonra,Onur adına açılan internet sitesine şöyle yazmıştı: “İşkenceye sıfır tolerans ilkesini benimsediğini iddia eden bir iktidar zamanında “halk için emniyet,adalet için hizmet” sloganını kullanan emniyet teşkilatının kimi görevlileri tarafından sana yapılan bir zulmü bir kez daha yaşamamak için,hayatının baharında,daha 28 yaşında bir fidanken,insanlık onuru adına canını vereli üç yıl oldu”.Bu yazıyı yazdıktan kısa bir süre sonra Onur Yaser Can’ın annesi Hatice Can,mart 2014 te evinin penceresinden atlayarak aramızdan ayrıldı.Onur’a zulmeden polisler,”evrakta sahtecilikten” 2,5 yıl hapse mahkum oldular.

   

Albert Camus, “bir ülkeyi tanımak istiyorsanız,orada insanların nasıl öldüğüne bakın” diyor.Yazının başında da belirttiğim gibi “amok koşucusu” aynı zamanda saldırgan,düşüncesiz,ezici,yıkıcı,acıma duygusundan yoksun kişiler için de kullanılan bir terim.Ülkemizdeki bu intiharlara bakıp da iktidar sahiplerinden,yoldan geçen sıradan insana kadar göreceğimiz bu saldırganlık,düşüncesizlik,acıma duygusundan yoksunluk,ezicilik hali; bizim toplum olarak amok koşucusu hastalığına yakın bir yerde olduğumuz hissini uyandırmıyor mu? Bu gidiş,bir amok koşucusu gibi bizi de sonunda kendi yok oluşumuza götürmez mi?Onur Yaser,Mehmet Pişkin,Hatice Can,Sadrettin Şaşkın ve genç anne Emine Akçay,böyle bir toplumun bir parçası olmayı reddettiler. “Öyleyse günah mı ölümün gizli evine koşturmak,o bize gelmeye cüret etmeden önce?” diyor William Shakespeare.

 

Al Alvarez’in “İntihar,Kan Dökücü Tanrı” kitabının son paragrafıyla bitirmek istiyorum bu yazıyı: “Yaşam,gerçekten bir savaştır.Kötülük arsız ve güçlü,güzellik büyüleyici ama az.İyilik çabuk bitiyor,aptallık almış başını gidiyor.Günler adiliklerle dönüyor,budalalar büyük görevlerde,duyarlı insan az ve insanlar genellikle mutsuz.Ama gördüğümüz bu dünya ne bir yanılsama ne bir hayal ne de kötü bir kabus.Gene de sonsuza dek ona uyanırız;onu ne unutabiliriz,ne yadsıyabiliriz,ne de vazgeçebiliriz.”

 

Günleriniz Ella Fizgerald şarkıları kadar güzel olsun.

 

Görüntülenme Sayısı: 1867

FATİH DÖNMEZ - Tiyatrocu/Aktör Yazarın Diğer Yazıları